BÜLENT POLAT ................................."KONSERVATUVAR EĞİTİMİNİ SİSTEM OLARAK YANLIŞ VE SAKAT BULUYORUM"
 









SÖYLEŞİ: Tülay YAVUZ

 





Türkiye artık bu genç adamı çok yakından tanıyor. Çarşamba gecelerimizi şenlendiren bu zat-ı muhterem Bülent Polat. Yani Nam-ı diğer Şesu. Onun, Anadolu Yakasında başlayan, Avrupa Yakası'nda devam eden serüveni Şesu ile birebir örtüşüyor.

Tunceli doğumlu. 5 çocuklu bir işçi ailesinin en küçük ferdi. Bülent Polat, ilkokul 5. sınıftayken Ağabeyi Hukuk Fakültesini kazanınca ailece tutmuşlar büyük şehrin yolunu. Bir anda kurtlar sofrasına buluvermiş kendini. Tiyatro ile tanışması da o günlere rastlıyor. Bir yandan büyük şehre uyum sağlamaya, diğer yandan tiyatroda varolmaya çalışıyor. Bu amaç uğruna çaycılık da yapıyor, tiyatroda yer de gösteriyor. Azimli, kararlı, hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor. Pes ettiği zamanlar da olmuş elbette, kendi deyimiyle :" içimde bir huzursuzluk, bir acı bir bunalım, şarap içmeler, yalnız kalmalar, dibe vurmalar". Sohbetimiz esnasında biraz kırgın, zaman zaman öfkeli ama samimi.

"Sonuçta sıfır noktasından başlıyorsunuz, tek başınıza ilerliyorsunuz. Çok içine sindiremeyenler oldu. Birisi değişiyor, dönüşüyor, ilerliyor... Birileri ona baktıkça "ulan biz aynı yerdeyiz, bu bir yerlere geliyor, ilerliyor ve gitmek üzere" diye düşünüyorlar". İçinde bulunduğu sistemi acımasızca eleştiriyor, büyük konuşuyor:" Ben konservatuar eğitimini hala yanlış ve sakat buluyorum sistem olarak. Orada, bana sorarsanız, donanımlı oyuncular yetiştirilmiyor. Bu çok basit bir mantık, yetiştiriliyor olsaydı, tiyatro bugün çok başka bir yerde olurdu. Orada klişe bilgilerle, basma kalıp, diktatörlükle dört yıl insan yetiştiriliyor".

Kızgınlıkları gibi idealleri de büyük. Tiyatro, TV dizileri, Avrupa Yakası ile gelen şöhret derken, "Balans ve Manevra" filmiyle şimdilerde sinema dünyasının kapılarını da zorluyor. O her ne kadar benim sinemam Ayhan Işık sineması dese de, onun oyunculuğu sanki Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz tadında. İşte bütün bunlar birleşince ortaya gönüllerde taht kuran Şesu karakteri çıkıyor


Sanata olan ilginiz nasıl başladı ?
 

Elazığ'daki okul yıllarımda topluca sinemaya gitmiştik. Filmden ziyade beni görüntülerin o büyük dev beyaz perdede olması, oradaki devasalık, görsellik etkilemişti.Çok etkilenmiştim.İzledikten sonra hala o filmle yaşıyordum. Mesela atın üstünden düştüm kolumu kırdım. Her türlü yükseklikten attım kendimi.Herkes Cüneyt Arkın'a hayrandı ama bende öyle bir şey yoktu. Benim filmlerim çok başkaydı. Daha çok Ayhan Işık'ın oynadığı, içinde bar olan, pavyon olan, hafif mafyası olan filmler. Benim sinemam öyle bir sinemaydı...

Daha sonra ailenizle birlikte İstanbul'a geldiniz.Tiyatro nasıl başladı?

İstanbul'a geldikten sonra Güngören'e yerleştik. 1987'de ağabeyim bizi Güngören Belediyesinin Tiyatrosuna götürdü." Demokrasi Gemisi"ni izledim çok etkilendim. Sahnede gördüğüm o insanların çoğu sonradan benim hocam oldu. Kesin ve net değildi ama, içimde bir huzursuzluk olmaya başladı, benim de orada olmam lazım diye. Her hafta tiyatroya gitme durumu var ya... Oyun 20:30'da başlıyordu, ben 18:00'de hazırdım. Gişeden bilet almak benim için özel bir durumdu. Artık tek başıma gitmeye başlamıştım tiyatroya. Fuayesine girdiğim zaman çok göze batmayayım diye düşünüyordum. Oraya ait hissetmiyordum kendimi ama çok kıskanıyordum. Aslında ilk bakışta dikkatimi çeken şeyler, koltukların rengi, perde açıldığındaki toz kokusu, görsel şeylerdi.

Güngören Belediye Başkanlığını Refahyol Partisi kazanınca tiyatro kapanıyor ve nikah dairesi haline getiriliyor. Çok üzüyor ama, bu olay aynı zamanda onun tiyatro yolculuğunun da başlangıcı oluyor...

Ataköy Baruthane'de aynı tiyatro kuruluyor ve çok güzel oluyor. Bu tiyatro açıldıktan 1-2 yıl sonra ben "Hacı Yatmaz" adlı oyunu izlemeye gittim. Orada ilkokul arkadaşımı gördüm kapıda. "Burada gençlik kulübü var, tiyatro öğrencileri var; ben onlarla birlikte hem tiyatro eğitimi alıyorum, hem de tiyatronun kapısını açıyorum, paspasını yapıyorum. "Gel birlikte yapalım" dedi. Hiç kimseyi tanımıyorum ama aileme de söylemiyorum, gelsinler referans olsunlar diye. Ben tamamen gençlik kulübüne girecek bir öğrenci gibi takıldım. Sonra çok direkt bir şekilde okulun müdürüne, ben burada yer almak istiyorum dedim. Buna inanması 3-4 ayı buldu. Israrım ve sürekli o tiyatroya gidip gelmem onu ikna etti. Yer göstermeye başladım.

Sahneye çıkışınız nasıl oldu?

Türkiye'de ilk defa sokak çocuklarına bir oyun yapıldı, "Sokak Kedisi". Esmer olduğum için küçük bir rol önerildi bana, ama Türkçem iyi değildi, aksanım vardı. Yoldan geçen adamı oynayacağım, küçük bir repliği var. İlk sahneye çıkışım bu oyunla oldu. İyi bir başlangıçtı bence. Sonra çocuk oyunlarıyla devam ettim.

İlk profesyonel oyununuz muydu ?

Gençlik klubü içinde çeşitli oyunlarda yer aldım ama, ilk profesyonel oyunum "Heil Hitler" adlı bir oyun. Devlet tiyatrosundan ve bizim tiyatrodan çok büyük oyuncular var. Ben de yer almak istiyorum. Listesi asıldığında bakıyorum, sanki bana rol yazacaklarmış gibi. İki tane İngiliz havacı rolü boşta ama hiç şansım yok. Çünkü orada bir öğrenci alınacaksa, Mimar Sinan Üniversitesinden alınır. Tiyatro bünyesinde konuk oyuncular değerlendirilir. Oyunun prova aşamasında ben olabildiği kadar içeri sızmaya çalıştım. Çay falan götürmek derken oyunun çıkmasına yakın, baktım o rolün oyuncusu yok, çok ısrar ettim. Gerçekten başka hiçbir şey için hayatımda bu kadar ısrar etmemişimdir. Göz yaşları falan var içinde. Israrım sonsuz. Nasıl olduğunu anlamadım ama, o rolü bana verdiler. Bir yandan yer gösteriyordum, diğer yandan sahneye koşup İngiliz havacıyı oynuyordum. Lise yıllarıma denk geliyor bu olaylar. Hayatımda o günle beraber birçok şey yavaş yavaş değişmeye başladı.

Peki bu süreçte ailenizin tutumu ne oldu?

İlk oyunuma getirdim ailemi, "Sokak Kedisi"ne. O zamana kadar söylememiştim aileme. Çünkü doğru zaman, o zamandı. Basın orada, büyük bir salon, büyük seyirci. Ailem geldi bütün bunları gördü. Ben onlara sorup fikir almamıştım kendi kararlarımla ilerliyordum. Beni o atmosferde görmüş olmaları onları çok etkiledi. O günden sonra hep arkamda oldular. Ben çok zor dönemler de yaşadım.

Neden ?

Sonuçta sıfır noktasından başlıyorsunuz, doğru kişilerle doğru ilişkiler kurup, tek başınıza ilerliyorsunuz. Çok içine sindiremeyenler oldu. Birisi değişiyor, dönüşüyor, ilerliyor... Birileri ona baktıkça "ulan biz aynı yerdeyiz, bu bir yerlere geliyor ilerliyor ve gitmek üzere" diyor. Bir ara tiyatrodan ayrıldım. Tek başıma takıldım, çok huzursuz bir dönem geçirdim. Kabus şeklinde, içimde bir huzursuzluk, bir acı, bir bunalım, şarap içmeler, yalnız kalmalar falan. Boş geçen bir yıl var hayatımda.

Maltepe Sanat Tiyatrosu'nda geçen dönemden sonra lise bitti. Konservatuvar eğitimi almayı düşündünüz mü?

Konservatuvarı ben istemediğim halde bu işin şeyi budur. Çünkü ben konservatuvar eğitimini hala yanlış ve sakat buluyorum. Doğru bulmuyorum sistem olarak. Orada bana sorarsanız donanımlı oyuncular yetiştirilmiyor. Bu çok basit bir mantık, yetiştiriliyor olsaydı tiyatro bugün çok başka bir yerde olurdu. Hayal gücü yüksek oyuncular yetiştirilemiyor. Orada klişe bilgilerle, basma kalıp bilgilerle, diktatörlükle dört yıl insan yetiştiriliyor. Ben bunun içindeyim. Çünkü profesyonel bir tiyatronun içinde olduğum için, oradaki oyuncuların hala sorunları vardı oyunculukla ilgili. Ben buları görebiliyordum. Klasik bir tiyatro eğitimi istemiyordum. Çünkü oyunculukta bir vagon, bir de lokomotif vardır. Ben çok da vagon olayım istemedim. Çünkü ailemden gelen bir birikim yok, iyi olmak zorudaydım, her yaptığım işte iyi olmak.

Konservatuvar eğitimi gelişiminize katkıda bulunmayacak mıydı?

Ama bence, kuramsal eğitim sadece okulda verilmiyor. Benim mesela yararlandığım hocam Şefik Kıran vardır, bence Türkiye'nin ayaklı kütüphanesi. Hep derler ki, <kuramsal> hayır ben diyorum ki totalinde konservatuvar eğitimi zaten var olmalı, ama böyle mi olmalı? Hayır olmamalı böyle, insanların psikolojisini bozmamalılar, olayı çok büyütmemeliler. Bu kadar büyütülecek bir mesele yok. Nerde bu kadar mezun? Çünkü orada bir ayrıştırma oluyor. İnsanlar birbirinden uzaklaştırılıyor, psikolojileri bozuluyor. Hiç kimsenin, kimseyi sevmeme durumu var yani. Dolayısı ile benim tercih ettiğim bir yol değildi. Müjdat Gezen'i tercih etmemin en büyük nedeni Savaş Dinçel'in orada olmuş olması, Mustafa Alabora'nın, Engin Altan'ın olmasıydı. Çünkü ben eğitimdir, şudur, budur demiyorum. Kimin ne donanımı varsa oradan beslenirim, bitirip giderim.

Neden Müjdat Gezen'i yarım bıraktınız ?

Savaş Hoca yoktu, Engin Altan ayrıldı. Ben onların oyunculuklarını bildiğim için, beslenebilmek için bu isimlere gittim ama, ben girdikten sonra Engin Altan ayrıldı. Böyle olunca benim kafamdaki şeyler kırıldı. Tamam, ben Müjdat Gezen hocayı çok beğenirim, doğaçlama okul bu anlamda çok iyidir, ama benim istediğim şey o değildi, çok fazla. Bizdeki eğitim sisteminde performansa göre değerlendirme olmayıp, başka şeylere göre değerlendirme yapılıyor. O zaman ne oluyor? Siz iyi bir performans gösterseniz de, sizi farklı bir kulvara atıl, bak burada bunu yap demiyorlar. İşte on kişi ile aynı dersi görmek istemiyorsunuz. Ben aynı dersi görmek istemiyorum. Çünkü ben onu halletmişim. Artık başka şeyler öğrenmem gerek.

Bunları hallettiğinize kim karar veriyor, siz mi ?

Tek başınıza birşeylere karar veremezsiniz ki. Çevrenizde donanımlı inandığınız insanlar var. Çünkü benim hocam Aytekin Özen'i yıllarca dinledim ve o "şunu söylemeyeyim de şımarmasın" demedi. Hatamı da söylüyor, doğrularımı da, yanlışımı da söylüyor. Bana diyor ki, bak biz seni burada eğitirken şunları şunları verdik. Dolayısıyla sen oraya gittiğinde rahat edemeyeceksin demesine rağmen ben hayır dedim ve gittim.

Ama Müjdat Gezen Tiyatrosundan önce konservatuvar sınavlarına başvurmuşsunuz.

Mimar Sinan Üniversitesi'ne girmek istedim . Ben Bakırköy Devlet Tiyatrolarında bir oyun daha oynadım. O oyunda şöyle oldu. 1999 yılında deprem olduğu yıl Avcılar'daydım. Tam da sınava hazırlandığım bir dönemde Avcılar'da deprem oldu. Ablam yeni hamileydi ve bir haftalık bebeği vardı ve deprem inanılmaz sarstı bizi, yıkımlar, ölümler... O psikoloji ile Mimar Sinan Üniversitesi sınavlarına girdim. Evde kalmıyorum bir defa, tiyatronun kulisinde yatıp kalkıyordum. İlk sınavı aldım fakat, ikinci sınava girecek mecalim kalmadı. İkinci sınav için notlarımı aldım gittim ama üstümde temiz birşey yoktu. 1.90 boyunda bir arkadaşımın gömleğini giydim gittim. Annemler de yok yanımda tek başımayım. Çok bozuk bir psikoloji ile girdim o sınava. Çok kolay atlatacağım bir sınavı alamadım. Alamayınca da, Müşfik Kenter hoca, "bu çocuğa yazık oluyor bu çocuğu biz alalım değerlendirelim küsmesin mesleğe" dedi, yani hoş birşey çıktı ortaya. Bir yıl orada oynadım, daha sonra; hani yer göstermecilikten geliyorsunuz tiyatroya, profesyonel bir oyunda oynuyorsunuz ve antre alkışlarına kadar varan hoş şeyler yaşıyorsunuz. Bir yerde anlaşamamaya başladık bir takım insanlarla. Bu insanlar da çok başarılı oyuncular değil aslında, onların yetenekleri ortada olduğu için bir uyumsuzluk başladı. Benim bu tek başına olan mücadelem hep paranoya ile geçmiştir. Bir koruma kalkanınız var tek başınıza olduğunuz için, yani sürekli tetiktesiniz.

Bu duygularınız biraz da Doğu'dan Batı'ya gelmiş olmanın iç dünyanızda bir dışlanmışlık hissi yaratması veya kompleksi olabilir mi ?

Olmaz mı canım! Sonradan geliyorsunuz, sonuçta onlar kurdu orayı, onların, yani "ötekilerin" yanına geliyorsunuz. Bunlar çok büyük etkenler. Bu süreç içinde benim çok yaşadığım travmatik şeyler var. Onların hepsi, bu duygularım için çok büyük etken. Sonuçta ben o tiyatrodan ayrılmak zorunda kaldım, biraz da onlar git dediler artık.

Ben işsiz işsiz geziyordum ki, çocukluğumdan beri beni tanıyan oranın müdürü Tülay hanım var... Hatta gezinirken ortalarda, Levent Kırca Tiyatrosu'na gideyim, meşale orada mızrak tutayım "Sefiller"de falan derdindeyken, Tülay'ın yanına bir uğrayayım dedim. Aslında o tiyatroda bana yer olmayacağını tahmin ediyordum. Repertuarlarını biliyordum. Kadın oyunları ve genellikle popüler tiyatro yapıyorlar. Öylesine çay içmeye gittim. Dediler ki, "ya bizim oyunculardan biri hastalandı, Kerem'in oğlunu oynuyor, bir yönetmeni gör", "Kerem'le de renginiz benzeşiyor". Ben çok heyecanlandım, yönetmen Orhan Oğuz'la elektriğimiz tuttu. Birbirimizi gördüğümüz anda çok sevdik, bütün sorunlarımı unuttum adamı görünce. Bana çok büyük bir cesaret verdi. Düşünün; hiçbirşey bilmeden, yani oyunu anlatılar bana, teksti verdiler, çık ne yapabildiğine bakalım dediler. Ben deli cesaretiyle sahneye atladım ve hayatımda yapabileceğim en saçma haraketleri yaptım yani. Tamamen saçma sapan şeyler yaptım. Herhalde bundan etkilendiler. Orada, delinin teki kendini oradan oraya atan bir adam. Tamam oynatıyorum seni dedi. Orada böyle hayatımda bambaşka birşey. Tiyatrodan ayrılmışım, hem de sezon öncesi, burada başlıyorum. Bu arada, ben tiyatrodan ayrılınca o zaman Emre Kınay var, "Yılan Hikayesi" de çok popüler, bana destek oldu. "Yılan Hikayesi"nde sana bir rol ayarlayalım dedi. Çünkü ben büyük bir kızgınlıkla ayrılmıştım. Böyle çok aşırı duygularla, geri geleceğim tadında gittim. Birdenbire benim adım büyük neonlarla, işte Kerem Alışık, Bülent Polat şeklinde yazılıyor (Eliyle gösteriyor). İki erkek var oyunda. Ekibe bakıyorum, "İkinci Bahar" ekibi, "İkinci Bahar" yönetmeni, "noluyo lan!" diyorum. Birdenbire herşey değişmeye başladı. "Yılan Hikayesi"nde çıkardığım kompozisyon çok beğenildi. Ondan sonra herşey çorap söküğü gibi gelmeye başladı.

Şöhret Avrupa Yakası ile mi geldi?

Benim yaptığım her iş, bir sonraki işi açtı ve her işte kendime göre kemik bir seyirci oluşturdum ben. Yani, "Yılan Hikayesi"nden de tanıyan fark eden hala var. TGRT'de Berhan Şimşek'in yapımcılığını yaptığı "Keje" diye bir filme aldı beni ki, bence çok başarılı bir senaryodur... Sonra, "Lahmacun Pizza" da var. Orada mesela ben kemik bir seyircimin oluşmaya başladığını anladım. Belki 100 kişi vardı ama, olduğunu biliyordum ben. En azından şunu biliyorum, doğuda, özellikle Diyarbakır olsun, İstanbul'un varoş kesimlerinde olsun, kemik bir seyirci oluşmaya başlamıştı. Mesela "Dadı" geldi 2 bölüm. Sonrasında, işte "Estağfurullah Yokuşu" var. Televizyonu ben her zaman önemsedim ve oraya yaptığım işleri temiz iş olarak yapmaya çalıştım. Bu işi yapıyorum da, aslında para için yapıyorum tavrında hiç olmadım. Kamerayı seviyorum çünkü ben. Televizyon da zor bir iş, ayrı bir matematiği olan farklı bir sektör. "Estağfurullah Yokuşu"nda da benim seyircim vardı, binlerce değil belki ama vardı. 11 bölüm devam etti ama, çok iyi bir yönetmenle çalıştık, çok iyi oyuncular vardı, mesela Hümeyra ile çalıştık. Belki halk çok tutmamış ya da reyting almamış olabilir ama Sinan Çetin izledi, benim şu anki yönetmenim Hakan Algül izledi. Milyonlar izlemese de, çok kişi izliyor ve görüyor. O işten, Hümeyra abla ve ben hemen ayıklandık ve Avrupa yakasına geçtik. Avrupa Yakası böyle başladı .

Bu rolün size yapışacağından korkmuyor musunuz?

Ben şöyle değerlendiriyorum. Siz orada enerjinizi doğru gösterirseniz, insanlara şunu verirseniz, "a bu çocuk bunu oynuyor ama, şunu da oynasa" diye. Ya da senaristlerin yaratıcılığını kışkırtmanız lazım. Öyle bir oynamalısınız ki, "ya bu herife bunu oynatsanız cuk olur, birde şunu oynasa". Bana katil rolü de teklif ettiler. Şimdi Teoman'ın "Balans ve Manevra" filminde oynuyorum. Ama tabi ki, belli bir çizginiz, tavrınız ve oyunculuk tarzınız olduğu için belli roller teklif edilebiliyor. Bu ülkede her yıl binlece film çekilmiyor. Dizi derseniz çok maliyetli olduğu için, çok riske atılmıyor bir çok şey. Bana sorarsanız ben eğer seyirciye kazık atmazsam, seyirci de bana kazık atmaz. Bu ilişkide, ben onlara keyif verdiğim sürece ilişkimizi sürdürürüz.

Avrupa Yakası seti nasıl ?

Eğlenceli, çünkü biz eğlendiğimiz için seyirci de eğleniyor dolayısıyla. Ekip birbiriyle çok uyumlu. Gazanfer Özcan'la oynuyor olmak, benim için çok büyük bir şans. O adamı gördüğüm zaman bir çok şey kafamda biçimleniyor. Evet diyorum, devamlı olmak maraton koşucusu olmak böyle birşey. Hümeyra'yı görüyorum; bu ne disiplin, bu ne heyecan, hala aynı heyecanı var. Sonra Gülse'yi görüyorum, inanılmaz çalışkan, birikimli ve insancıl. Motive edici bir yanı var..

Avrupa yakası Ata Demirer Show'a dönüştü şeklinde eleştiriler var.

Eğer Avrupa Yakası Ata Show'sa, o zaman neden bu kadar çok oyuncu çıktı? Böyle bir yönü de var. Ben onun varolmasının çok keyifli çok büyük bir renk kattığı düşünüyorum. Bir de, hemen başka karakterlere çok yoğunlaşılırsa tüketilebilir. Dolayısıyla bir müddet onun üzerine gidilmesi gerekiyor. Bunu, çok uzun bir maraton koşusu gibi düşünün. Bu belki 90 bölüme kadar uzayacak. Benim için de bir sürü şey söyleniyor, Gülse için de söyleniyor. Eleştiri olmak zorunda. Böyle eleştirilerin olması bence çok hoş birşey.

Tiyatro çalışmalarınız nasıl gidiyor? Show düşünüyor musunuz?

Şu an ben şovmen olmak istemiyorum. Şovmenliğin mantığı çok başka. Şovmenler var zaten, onlar işlerini yapıyorlar. Biz oyuncuyuz, oyunculuğumuzu yapalım. Ben oyuncuyum, bundan ekmek yemek istiyorum.

Sizin ideallerinizle çakışmasa da çok ciddi rakamlara bir teklif gelse ne yaparsınız?

Ama benim için tiyatro kadar, sinema da önemli. Şöhretin benim için çok büyüsü olduğuna inanmıyorum. Çok büyüleyici birşey yok ortada. Herkes şöhret olmak istiyor, sanki bir bok varmış gibi. Kapıdaki adam da şöhret olmak istiyor, bilmem kim de. Şöhret benim için yaptığım işin yan etkisi. Şöhret varsa, şöhret var diyerek oyuncu olunmaz. Veya şöhret var diye de, oyunculuktan vazgeçilmez. Şöhret dediğiniz şey zaten orada var, duruyor. Mühim olan bunu nasıl kullandığınız. Ben oyuncu başladım bu işe, oyuncu bitirmek istiyorum. Ben olabildiğince direneceğim. Çünkü ona girdiğiniz zaman oyunculuğunuz bıçakla bileniyor, çat çat oyunculuk yapmanız çok zor. Çünkü, o sizi başka bir kulvara itiyor, bambaşka bir düşünceye itiyor. O zaman da oyuncu olamazsınız asla.

Balans ve Manevra'dan biraz söz edermisiniz.

Çok keyifli bir set süresi geçirdim. Zagor diye bir karakteri canlandırıyorum. Bodrum'a gidince garip bir duruş gelir insana. Zagor'da sürekli duran, bakan, 'kadın' diyen bir karakter. Bodrum zaten bir çiftleşme adası gibi. Zagor da, sürekli çiftleşmeye çalışan ama çok az başarılı olabilen,İngilizceyi aksandan ibaret sanan, tam bir Türk. Çok fazla duruyor, kaslarını gösteriyor. Kas yok ama çok fazla varmış gibi davranıyor. Yarı deli. Bir kaptan var, Bülent Kayabaş canlandırıyor. Onun yanında öğrenci, çırak gibi takılan, kadınlar dışında derdi tasası olmayan, dans etmeyi öğrenmeye çalışan, turistlerle ilişkilerde daha çok çiftleşme üzerine yoğunlaşan bir karakter.

Filmi çekiyorsunuz, montajlanıyor, sonrası sürpriz. Filmin en güzel yanı o. Buraya gelmeden önce tanıtıma baktım, beni çok heyecanlandırdı. Eğer ben oyuncu olarak içinde olmasaydım, çok kıskanırdım. Ben iyi olacağını umuyorum çünkü heyecanlandım. Bu ülkede sinema yaptığınız zaman biliyorsunuz gelirini-giderini. Teoman tamamen kafasındaki hayalini gerçekleştirdi. Çok heyacanlıydı. Ben o heyecanın içinde olmak istedim. Totalinde ne çıkarsa çıksın kabulümdür. Hiçbir zaman da "ah niye şöyle, niye böyle" demeyeceğim. Olmamış da olabilir. Olsun bizim emeğimiz var. İlk filmimiz ama, bizim filmimiz.

Teoman abim bir film yapıyor, ben de bunun içindeyim tadı var. Olursa da bizim filmimiz, olmazsa da. Emeğimiz var. Ama biz birşey yaptık. Onu biliyorum. Ve gerçeğe yaklaştık. Öğreneceğiz daha.

Hayata bakışınız nasıl. Sanat bunun neresinde?

Siyaset benim işime girmemeli. Ama tabi ki, insanın bir duruşu bir bakışı olmalı. Birileri arıza etmeli, parmak basmalı. Başka türlü olmasını da, insanın kendisine ihanet etmesi olarak görüyorum zaten. O kadar insan sizi izliyor ama siz hiçbirşey söylemiyorsunuz. Bu Türkiye'de olan birşey. Birşey söylemediğiniz takdirde ilerliyorsunuz, söylerseniz ilerleyemiyorsunuz. Ben söylüyorum, söyleyeceğim olabildiği kadar yani. Sosyal bir duruşu olmalı oyuncunun. Herkesin olmalı, ama oyuncunun daha çok olmalı. Oyuncu izlenme oranını kendisi için doğru bulduğu yerlere çekmeli.

Romantik misiniz.?

Aşık olmayı seviyorum. Zaten bir kere böyle bir aşk yaşadım. Hala aynı insanla beraberim. Hayatı boyunca da devam edecek, ayrılık olsa bile. Aşk, tutku kavramlarını çok seviyorum. İşim için de böyle. Beni çok besleyen bir duygu. Ben çok duygusal biri olduğumu düşünüyorum. Ama kendi içimde bunların hepsi. Dışa vurmuyorum. Dün uzun zamandır ağlamadığımı fark ettim. Neden uzun zamandır ağlamıyorum? Bu koşturma içinde ağlamamışım. Ama benim hayatımda bir şekilde gözyaşı olmak zorunda, hiç bir sorun olmasa bile, sorun olmadığı için ağlamak zorundayım (gülerek).

 
 
 





.....DİĞER RÖPORTAJLAR
 
  "ARAYA PARÇA GİREN YILLAR    
 
  "TÜRK SİNEMASI'NIN PARLAK BİR DÖNEMDE OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM !"    
 
  "SİNEMA TÜRKİYE'DE SANAT OLAMAMIŞTIR"...    
 
  "ÇOK SÖMÜRÜLDÜM " - DOSYA -