Elazığ'daki okul yıllarımda topluca sinemaya gitmiştik. Filmden
ziyade beni görüntülerin o büyük dev beyaz perdede olması, oradaki
devasalık, görsellik etkilemişti.Çok etkilenmiştim.İzledikten sonra
hala o filmle yaşıyordum. Mesela atın üstünden düştüm kolumu kırdım.
Her türlü yükseklikten attım kendimi.Herkes
Cüneyt Arkın'a hayrandı ama bende öyle bir şey yoktu. Benim filmlerim
çok başkaydı. Daha çok Ayhan Işık'ın oynadığı, içinde bar olan,
pavyon olan, hafif mafyası olan filmler. Benim sinemam öyle bir
sinemaydı...
Daha
sonra ailenizle birlikte İstanbul'a geldiniz.Tiyatro nasıl başladı?
İstanbul'a geldikten
sonra Güngören'e yerleştik. 1987'de ağabeyim bizi Güngören Belediyesinin
Tiyatrosuna götürdü." Demokrasi Gemisi"ni izledim çok
etkilendim. Sahnede gördüğüm o insanların çoğu sonradan benim hocam
oldu. Kesin ve net değildi ama, içimde bir huzursuzluk olmaya başladı,
benim de orada olmam lazım diye. Her hafta tiyatroya gitme durumu
var ya... Oyun 20:30'da başlıyordu, ben 18:00'de hazırdım. Gişeden
bilet almak benim için özel bir durumdu. Artık tek başıma gitmeye
başlamıştım tiyatroya. Fuayesine girdiğim zaman çok göze batmayayım
diye düşünüyordum. Oraya ait hissetmiyordum kendimi ama çok kıskanıyordum.
Aslında ilk bakışta dikkatimi çeken şeyler, koltukların rengi, perde
açıldığındaki toz kokusu, görsel şeylerdi.
Güngören Belediye Başkanlığını Refahyol Partisi kazanınca
tiyatro kapanıyor ve nikah dairesi haline getiriliyor. Çok üzüyor
ama, bu olay aynı zamanda onun tiyatro yolculuğunun da başlangıcı
oluyor...
Ataköy Baruthane'de aynı
tiyatro kuruluyor ve çok güzel oluyor. Bu tiyatro açıldıktan 1-2
yıl sonra ben "Hacı Yatmaz" adlı oyunu izlemeye gittim.
Orada ilkokul arkadaşımı gördüm kapıda. "Burada gençlik kulübü
var, tiyatro öğrencileri var; ben onlarla birlikte hem tiyatro eğitimi
alıyorum, hem de tiyatronun kapısını açıyorum, paspasını yapıyorum.
"Gel birlikte yapalım" dedi. Hiç kimseyi tanımıyorum ama
aileme de söylemiyorum, gelsinler referans olsunlar diye. Ben tamamen
gençlik kulübüne girecek bir öğrenci gibi takıldım. Sonra çok direkt
bir şekilde okulun müdürüne, ben burada yer almak istiyorum dedim.
Buna inanması 3-4 ayı buldu. Israrım ve sürekli o tiyatroya gidip
gelmem onu ikna etti. Yer göstermeye başladım.
Sahneye
çıkışınız nasıl oldu?
Türkiye'de ilk defa sokak
çocuklarına bir oyun yapıldı, "Sokak Kedisi". Esmer olduğum
için küçük bir rol önerildi bana, ama Türkçem iyi değildi, aksanım
vardı. Yoldan geçen adamı oynayacağım, küçük bir repliği var. İlk
sahneye çıkışım bu oyunla oldu. İyi bir başlangıçtı bence. Sonra
çocuk oyunlarıyla devam ettim.
İlk profesyonel oyununuz muydu ?
Gençlik klubü içinde
çeşitli oyunlarda yer aldım ama, ilk profesyonel oyunum "Heil
Hitler" adlı bir oyun. Devlet tiyatrosundan ve bizim tiyatrodan
çok büyük oyuncular var. Ben de yer almak istiyorum. Listesi asıldığında
bakıyorum, sanki bana rol yazacaklarmış gibi. İki tane İngiliz havacı
rolü boşta ama hiç şansım yok. Çünkü orada bir öğrenci alınacaksa,
Mimar Sinan Üniversitesinden alınır. Tiyatro bünyesinde konuk oyuncular
değerlendirilir. Oyunun prova aşamasında ben olabildiği kadar içeri
sızmaya çalıştım. Çay falan götürmek derken oyunun çıkmasına yakın,
baktım o rolün oyuncusu yok, çok ısrar ettim. Gerçekten başka hiçbir
şey için hayatımda bu kadar ısrar etmemişimdir. Göz yaşları falan
var içinde. Israrım sonsuz. Nasıl olduğunu anlamadım ama, o rolü
bana verdiler. Bir yandan yer gösteriyordum, diğer yandan sahneye
koşup İngiliz havacıyı oynuyordum. Lise yıllarıma denk geliyor bu
olaylar. Hayatımda o günle beraber birçok şey yavaş yavaş değişmeye
başladı.
Peki
bu süreçte ailenizin tutumu ne oldu?
İlk oyunuma getirdim
ailemi, "Sokak Kedisi"ne. O zamana kadar söylememiştim
aileme. Çünkü doğru zaman, o zamandı. Basın orada, büyük bir salon,
büyük seyirci. Ailem geldi bütün bunları gördü. Ben onlara sorup
fikir almamıştım kendi kararlarımla ilerliyordum. Beni o atmosferde
görmüş olmaları onları çok etkiledi. O günden sonra hep arkamda
oldular. Ben çok zor dönemler de yaşadım.
Neden
?
Sonuçta sıfır noktasından
başlıyorsunuz, doğru kişilerle doğru ilişkiler kurup, tek başınıza
ilerliyorsunuz. Çok içine sindiremeyenler oldu. Birisi değişiyor,
dönüşüyor, ilerliyor... Birileri ona baktıkça "ulan biz aynı
yerdeyiz, bu bir yerlere geliyor ilerliyor ve gitmek üzere"
diyor. Bir ara tiyatrodan ayrıldım. Tek başıma takıldım, çok huzursuz
bir dönem geçirdim. Kabus şeklinde, içimde bir huzursuzluk, bir
acı, bir bunalım, şarap içmeler, yalnız kalmalar falan. Boş geçen
bir yıl var hayatımda.
Maltepe
Sanat Tiyatrosu'nda geçen dönemden sonra lise bitti. Konservatuvar
eğitimi almayı düşündünüz mü?
Konservatuvarı ben istemediğim
halde bu işin şeyi budur. Çünkü ben konservatuvar eğitimini hala
yanlış ve sakat buluyorum. Doğru bulmuyorum sistem olarak. Orada
bana sorarsanız donanımlı oyuncular yetiştirilmiyor. Bu çok basit
bir mantık, yetiştiriliyor olsaydı tiyatro bugün çok başka bir yerde
olurdu. Hayal gücü yüksek oyuncular yetiştirilemiyor. Orada klişe
bilgilerle, basma kalıp bilgilerle, diktatörlükle dört yıl insan
yetiştiriliyor. Ben bunun içindeyim. Çünkü profesyonel bir tiyatronun
içinde olduğum için, oradaki oyuncuların hala sorunları vardı oyunculukla
ilgili. Ben buları görebiliyordum. Klasik bir tiyatro eğitimi istemiyordum.
Çünkü oyunculukta bir vagon, bir de lokomotif vardır. Ben çok da
vagon olayım istemedim. Çünkü ailemden gelen bir birikim yok, iyi
olmak zorudaydım, her yaptığım işte iyi olmak.
Konservatuvar
eğitimi gelişiminize katkıda bulunmayacak mıydı?
Ama bence, kuramsal eğitim
sadece okulda verilmiyor. Benim mesela yararlandığım hocam Şefik
Kıran vardır, bence Türkiye'nin ayaklı kütüphanesi. Hep derler ki,
<kuramsal> hayır ben diyorum ki totalinde konservatuvar eğitimi
zaten var olmalı, ama böyle mi olmalı? Hayır olmamalı böyle, insanların
psikolojisini bozmamalılar, olayı çok büyütmemeliler. Bu kadar büyütülecek
bir mesele yok. Nerde bu kadar mezun? Çünkü orada bir ayrıştırma
oluyor. İnsanlar birbirinden uzaklaştırılıyor, psikolojileri bozuluyor.
Hiç kimsenin, kimseyi sevmeme durumu var yani. Dolayısı ile benim
tercih ettiğim bir yol değildi. Müjdat Gezen'i tercih etmemin en
büyük nedeni Savaş Dinçel'in orada olmuş olması, Mustafa Alabora'nın,
Engin Altan'ın olmasıydı. Çünkü ben eğitimdir, şudur, budur demiyorum.
Kimin ne donanımı varsa oradan beslenirim, bitirip giderim.
Neden
Müjdat Gezen'i yarım bıraktınız ?
Savaş Hoca yoktu, Engin
Altan ayrıldı. Ben onların oyunculuklarını bildiğim için, beslenebilmek
için bu isimlere gittim ama, ben girdikten sonra Engin Altan ayrıldı.
Böyle olunca benim kafamdaki şeyler kırıldı. Tamam, ben Müjdat Gezen
hocayı çok beğenirim, doğaçlama okul bu anlamda çok iyidir, ama
benim istediğim şey o değildi, çok fazla. Bizdeki eğitim sisteminde
performansa göre değerlendirme olmayıp, başka şeylere göre değerlendirme
yapılıyor. O zaman ne oluyor? Siz iyi bir performans gösterseniz
de, sizi farklı bir kulvara atıl, bak burada bunu yap demiyorlar.
İşte on kişi ile aynı dersi görmek istemiyorsunuz. Ben aynı dersi
görmek istemiyorum. Çünkü ben onu halletmişim. Artık başka şeyler
öğrenmem gerek.
Bunları
hallettiğinize kim karar veriyor, siz mi ?
Tek başınıza birşeylere
karar veremezsiniz ki. Çevrenizde donanımlı inandığınız insanlar
var. Çünkü benim hocam Aytekin Özen'i yıllarca dinledim ve o "şunu
söylemeyeyim de şımarmasın" demedi. Hatamı da söylüyor, doğrularımı
da, yanlışımı da söylüyor. Bana diyor ki, bak biz seni burada eğitirken
şunları şunları verdik. Dolayısıyla sen oraya gittiğinde rahat edemeyeceksin
demesine rağmen ben hayır dedim ve gittim.
Ama Müjdat Gezen Tiyatrosundan önce
konservatuvar sınavlarına başvurmuşsunuz.
Mimar Sinan Üniversitesi'ne
girmek istedim . Ben Bakırköy Devlet Tiyatrolarında bir oyun daha
oynadım. O oyunda şöyle oldu. 1999 yılında deprem olduğu yıl Avcılar'daydım.
Tam da sınava hazırlandığım bir dönemde Avcılar'da deprem oldu.
Ablam yeni hamileydi ve bir haftalık bebeği vardı ve deprem inanılmaz
sarstı bizi, yıkımlar, ölümler... O psikoloji ile Mimar Sinan Üniversitesi
sınavlarına girdim. Evde kalmıyorum bir defa, tiyatronun kulisinde
yatıp kalkıyordum. İlk sınavı aldım fakat, ikinci sınava girecek
mecalim kalmadı. İkinci sınav için notlarımı aldım gittim ama üstümde
temiz birşey yoktu. 1.90 boyunda bir arkadaşımın gömleğini giydim
gittim. Annemler de yok yanımda tek başımayım. Çok bozuk bir psikoloji
ile girdim o sınava. Çok kolay atlatacağım bir sınavı alamadım.
Alamayınca da, Müşfik Kenter hoca, "bu çocuğa yazık oluyor
bu çocuğu biz alalım değerlendirelim küsmesin mesleğe" dedi,
yani hoş birşey çıktı ortaya. Bir yıl orada oynadım, daha sonra;
hani yer göstermecilikten geliyorsunuz tiyatroya, profesyonel bir
oyunda oynuyorsunuz ve antre alkışlarına kadar varan hoş şeyler
yaşıyorsunuz. Bir yerde anlaşamamaya başladık bir takım insanlarla.
Bu insanlar da çok başarılı oyuncular değil aslında, onların yetenekleri
ortada olduğu için bir uyumsuzluk başladı. Benim bu tek başına olan
mücadelem hep paranoya ile geçmiştir. Bir koruma kalkanınız var
tek başınıza olduğunuz için, yani sürekli tetiktesiniz.
Bu
duygularınız biraz da Doğu'dan Batı'ya gelmiş olmanın iç dünyanızda
bir dışlanmışlık hissi yaratması veya kompleksi olabilir mi ?
Olmaz mı canım! Sonradan
geliyorsunuz, sonuçta onlar kurdu orayı, onların, yani "ötekilerin"
yanına geliyorsunuz. Bunlar çok büyük etkenler. Bu süreç içinde
benim çok yaşadığım travmatik şeyler var. Onların hepsi, bu duygularım
için çok büyük etken. Sonuçta ben o tiyatrodan ayrılmak zorunda
kaldım, biraz da onlar git dediler artık.
Ben işsiz işsiz geziyordum
ki, çocukluğumdan beri beni tanıyan oranın müdürü Tülay hanım var...
Hatta gezinirken ortalarda, Levent Kırca Tiyatrosu'na gideyim, meşale
orada mızrak tutayım "Sefiller"de falan derdindeyken,
Tülay'ın yanına bir uğrayayım dedim. Aslında o tiyatroda bana yer
olmayacağını tahmin ediyordum. Repertuarlarını biliyordum. Kadın
oyunları ve genellikle popüler tiyatro yapıyorlar. Öylesine çay
içmeye gittim. Dediler ki, "ya bizim oyunculardan biri hastalandı,
Kerem'in oğlunu oynuyor, bir yönetmeni gör", "Kerem'le
de renginiz benzeşiyor". Ben çok heyecanlandım, yönetmen Orhan
Oğuz'la elektriğimiz tuttu. Birbirimizi gördüğümüz anda çok sevdik,
bütün sorunlarımı unuttum adamı görünce. Bana çok büyük bir cesaret
verdi. Düşünün; hiçbirşey bilmeden, yani oyunu anlatılar bana, teksti
verdiler, çık ne yapabildiğine bakalım dediler. Ben deli cesaretiyle
sahneye atladım ve hayatımda yapabileceğim en saçma haraketleri
yaptım yani. Tamamen saçma sapan şeyler yaptım. Herhalde bundan
etkilendiler. Orada, delinin teki kendini oradan oraya atan bir
adam. Tamam oynatıyorum seni dedi. Orada böyle hayatımda bambaşka
birşey. Tiyatrodan ayrılmışım, hem de sezon öncesi, burada başlıyorum.
Bu arada, ben tiyatrodan ayrılınca o zaman Emre Kınay var, "Yılan
Hikayesi" de çok popüler, bana destek oldu. "Yılan Hikayesi"nde
sana bir rol ayarlayalım dedi. Çünkü ben büyük bir kızgınlıkla ayrılmıştım.
Böyle çok aşırı duygularla, geri geleceğim tadında gittim. Birdenbire
benim adım büyük neonlarla, işte Kerem Alışık, Bülent Polat şeklinde
yazılıyor (Eliyle gösteriyor). İki erkek var oyunda. Ekibe bakıyorum,
"İkinci Bahar" ekibi, "İkinci Bahar" yönetmeni,
"noluyo lan!" diyorum. Birdenbire herşey değişmeye başladı.
"Yılan Hikayesi"nde çıkardığım kompozisyon çok beğenildi.
Ondan sonra herşey çorap söküğü gibi gelmeye başladı.
Şöhret Avrupa Yakası ile mi geldi?
Benim yaptığım her iş,
bir sonraki işi açtı ve her işte kendime göre kemik bir seyirci
oluşturdum ben. Yani, "Yılan Hikayesi"nden de tanıyan
fark eden hala var. TGRT'de Berhan Şimşek'in yapımcılığını yaptığı
"Keje" diye bir filme aldı beni ki, bence çok başarılı
bir senaryodur... Sonra, "Lahmacun Pizza" da var. Orada
mesela ben kemik bir seyircimin oluşmaya başladığını anladım. Belki
100 kişi vardı ama, olduğunu biliyordum ben. En azından şunu biliyorum,
doğuda, özellikle Diyarbakır olsun, İstanbul'un varoş kesimlerinde
olsun, kemik bir seyirci oluşmaya başlamıştı. Mesela "Dadı"
geldi 2 bölüm. Sonrasında, işte "Estağfurullah Yokuşu"
var. Televizyonu ben her zaman önemsedim ve oraya yaptığım işleri
temiz iş olarak yapmaya çalıştım. Bu işi yapıyorum da, aslında para
için yapıyorum tavrında hiç olmadım. Kamerayı seviyorum çünkü ben.
Televizyon da zor bir iş, ayrı bir matematiği olan farklı bir sektör.
"Estağfurullah Yokuşu"nda da benim seyircim vardı, binlerce
değil belki ama vardı. 11 bölüm devam etti ama, çok iyi bir yönetmenle
çalıştık, çok iyi oyuncular vardı, mesela Hümeyra ile çalıştık.
Belki halk çok tutmamış ya da reyting almamış olabilir ama Sinan
Çetin izledi, benim şu anki yönetmenim Hakan Algül izledi. Milyonlar
izlemese de, çok kişi izliyor ve görüyor. O işten, Hümeyra abla
ve ben hemen ayıklandık ve Avrupa yakasına geçtik. Avrupa Yakası
böyle başladı .
Bu
rolün size yapışacağından korkmuyor musunuz?
Ben şöyle değerlendiriyorum.
Siz orada enerjinizi doğru gösterirseniz, insanlara şunu verirseniz,
"a bu çocuk bunu oynuyor ama, şunu da oynasa" diye. Ya
da senaristlerin yaratıcılığını kışkırtmanız lazım. Öyle bir oynamalısınız
ki, "ya bu herife bunu oynatsanız cuk olur, birde şunu oynasa".
Bana katil rolü de teklif ettiler. Şimdi Teoman'ın "Balans
ve Manevra" filminde oynuyorum. Ama tabi ki, belli bir çizginiz,
tavrınız ve oyunculuk tarzınız olduğu için belli roller teklif edilebiliyor.
Bu ülkede her yıl binlece film çekilmiyor. Dizi derseniz çok maliyetli
olduğu için, çok riske atılmıyor bir çok şey. Bana sorarsanız ben
eğer seyirciye kazık atmazsam, seyirci de bana kazık atmaz. Bu ilişkide,
ben onlara keyif verdiğim sürece ilişkimizi sürdürürüz.
Avrupa
Yakası seti nasıl ?
Eğlenceli, çünkü biz
eğlendiğimiz için seyirci de eğleniyor dolayısıyla. Ekip birbiriyle
çok uyumlu. Gazanfer Özcan'la oynuyor olmak, benim için çok büyük
bir şans. O adamı gördüğüm zaman bir çok şey kafamda biçimleniyor.
Evet diyorum, devamlı olmak maraton koşucusu olmak böyle birşey.
Hümeyra'yı görüyorum; bu ne disiplin, bu ne heyecan, hala aynı heyecanı
var. Sonra Gülse'yi görüyorum, inanılmaz çalışkan, birikimli ve
insancıl. Motive edici bir yanı var..
Avrupa
yakası Ata Demirer Show'a dönüştü şeklinde eleştiriler var.
Eğer Avrupa Yakası Ata
Show'sa, o zaman neden bu kadar çok oyuncu çıktı? Böyle bir yönü
de var. Ben onun varolmasının çok keyifli çok büyük bir renk kattığı
düşünüyorum. Bir de, hemen başka karakterlere çok yoğunlaşılırsa
tüketilebilir. Dolayısıyla bir müddet onun üzerine gidilmesi gerekiyor.
Bunu, çok uzun bir maraton koşusu gibi düşünün. Bu belki 90 bölüme
kadar uzayacak. Benim için de bir sürü şey söyleniyor, Gülse için
de söyleniyor. Eleştiri olmak zorunda. Böyle eleştirilerin olması
bence çok hoş birşey.
Tiyatro
çalışmalarınız nasıl gidiyor? Show düşünüyor musunuz?
Şu an ben şovmen olmak
istemiyorum. Şovmenliğin mantığı çok başka. Şovmenler var zaten,
onlar işlerini yapıyorlar. Biz oyuncuyuz, oyunculuğumuzu yapalım.
Ben oyuncuyum, bundan ekmek yemek istiyorum.
Sizin
ideallerinizle çakışmasa da çok ciddi rakamlara bir teklif gelse
ne yaparsınız?
Ama benim için tiyatro
kadar, sinema da önemli. Şöhretin benim için çok büyüsü olduğuna
inanmıyorum. Çok büyüleyici birşey yok ortada. Herkes şöhret olmak
istiyor, sanki bir bok varmış gibi. Kapıdaki adam da şöhret olmak
istiyor, bilmem kim de. Şöhret benim için yaptığım işin yan etkisi.
Şöhret varsa, şöhret var diyerek oyuncu olunmaz. Veya şöhret var
diye de, oyunculuktan vazgeçilmez. Şöhret dediğiniz şey zaten orada
var, duruyor. Mühim olan bunu nasıl kullandığınız. Ben oyuncu başladım
bu işe, oyuncu bitirmek istiyorum. Ben olabildiğince direneceğim.
Çünkü ona girdiğiniz zaman oyunculuğunuz bıçakla bileniyor, çat
çat oyunculuk yapmanız çok zor. Çünkü, o sizi başka bir kulvara
itiyor, bambaşka bir düşünceye itiyor. O zaman da oyuncu olamazsınız
asla.
Balans
ve Manevra'dan biraz söz edermisiniz.
Çok keyifli bir set süresi
geçirdim. Zagor diye bir karakteri canlandırıyorum. Bodrum'a gidince
garip bir duruş gelir insana. Zagor'da sürekli duran, bakan, 'kadın'
diyen bir karakter. Bodrum zaten bir çiftleşme adası gibi. Zagor
da, sürekli çiftleşmeye çalışan ama çok az başarılı olabilen,İngilizceyi
aksandan ibaret sanan, tam bir Türk. Çok fazla duruyor, kaslarını
gösteriyor. Kas yok ama çok fazla varmış gibi davranıyor. Yarı deli.
Bir kaptan var, Bülent Kayabaş canlandırıyor. Onun yanında öğrenci,
çırak gibi takılan, kadınlar dışında derdi tasası olmayan, dans
etmeyi öğrenmeye çalışan, turistlerle ilişkilerde daha çok çiftleşme
üzerine yoğunlaşan bir karakter.
Filmi çekiyorsunuz, montajlanıyor,
sonrası sürpriz. Filmin en güzel yanı o. Buraya gelmeden önce tanıtıma
baktım, beni çok heyecanlandırdı. Eğer ben oyuncu olarak içinde
olmasaydım, çok kıskanırdım. Ben iyi olacağını umuyorum çünkü heyecanlandım.
Bu ülkede sinema yaptığınız zaman biliyorsunuz gelirini-giderini.
Teoman tamamen kafasındaki hayalini gerçekleştirdi. Çok heyacanlıydı.
Ben o heyecanın içinde olmak istedim. Totalinde ne çıkarsa çıksın
kabulümdür. Hiçbir zaman da "ah niye şöyle, niye böyle"
demeyeceğim. Olmamış da olabilir. Olsun bizim emeğimiz var. İlk
filmimiz ama, bizim filmimiz.
Teoman abim bir film
yapıyor, ben de bunun içindeyim tadı var. Olursa da bizim filmimiz,
olmazsa da. Emeğimiz var. Ama biz birşey yaptık. Onu biliyorum.
Ve gerçeğe yaklaştık. Öğreneceğiz daha.
Hayata
bakışınız nasıl. Sanat bunun neresinde?
Siyaset benim işime girmemeli.
Ama tabi ki, insanın bir duruşu bir bakışı olmalı. Birileri arıza
etmeli, parmak basmalı. Başka türlü olmasını da, insanın kendisine
ihanet etmesi olarak görüyorum zaten. O kadar insan sizi izliyor
ama siz hiçbirşey söylemiyorsunuz. Bu Türkiye'de olan birşey. Birşey
söylemediğiniz takdirde ilerliyorsunuz, söylerseniz ilerleyemiyorsunuz.
Ben söylüyorum, söyleyeceğim olabildiği kadar yani. Sosyal bir duruşu
olmalı oyuncunun. Herkesin olmalı, ama oyuncunun daha çok olmalı.
Oyuncu izlenme oranını kendisi için doğru bulduğu yerlere çekmeli.
Romantik
misiniz.?
Aşık olmayı seviyorum.
Zaten bir kere böyle bir aşk yaşadım. Hala aynı insanla beraberim.
Hayatı boyunca da devam edecek, ayrılık olsa bile. Aşk, tutku kavramlarını
çok seviyorum. İşim için de böyle. Beni çok besleyen bir duygu.
Ben çok duygusal biri olduğumu düşünüyorum. Ama kendi içimde bunların
hepsi. Dışa vurmuyorum. Dün uzun zamandır ağlamadığımı fark ettim.
Neden uzun zamandır ağlamıyorum? Bu koşturma içinde ağlamamışım.
Ama benim hayatımda bir şekilde gözyaşı olmak zorunda, hiç bir sorun
olmasa bile, sorun olmadığı için ağlamak zorundayım (gülerek).