|
- TY:
Eskiler benim
sinemalarım derler, peki sizin sinemanız nasıldı?
- HD : Şöyle söyleyeyim, sene 1933 veya 34 dersek, 70 sene. Babamla annem
akşam sinemaya gidiyorlar ve ben ağlıyorum, niye beni götürmüyorlar diye...
Bir bahçe sineması var ve filmler o zaman 40 dakika. Herhalde insanlar
40 dakikadan fazla bir şey seyredemiyorlar. Bir terbiye meselesi; dersler
nasıl 40 dakikada bitiyorsa dikkat dağılıyor diye, filmler de 40 dakikada
bitiyor. Yani 2,5 saatlik film üç akşamda gösteriliyor. Abone gibi gidiyorlar
filmi görmeye. Güzelce bahçede oturuyorlar, seyrediyorlar. Bu iyilik,
bu fevkaladelik. Sinemaya gitmek mutat, alışılmış bir eğlence değildi.
Baloya gider gibi olağanüstü bir hadiseydi.
- TY:
Salonlar nasıldı?
- HD : Halk salonlarından önce bahçe sinemaları büyüdü gibi geliyor bana.
"King Kong" filmini büyük bir bahçede, İzmir'de seyrettiğimizi
hatırlıyorum. Anadolu kasabaları için bahçe sinemaları çok önemliydi.
Kapalı bir sinema salonu olan çok az şehir vardı. Ama İstanbul'da kapalı
sinemalar vardı biliyorsunuz. Hatta İstanbul'da birçok kasabada olmayan
bir şey daha vardı: mahalle sinemaları. Mesela Arnavutköy'de, 1940 senesinde
Çiçek Sineması vardı - şimdi bir banka- çarşamba günleri talebelere 5
kuruştu. İstanbul'un yan semtlerinde oturanlar, semtlerindeki sinemaya
giderlerdi. Ben zannediyorum ki bazı semtlerdeki sinemalar; gayrimüslimlerin
varlığıyla da alakalıydı. Çünkü sinemaya iki cins birlikte gider genellikle.
O zaman sinema, sinema olur. Tek başına erkeklerin gittiği bir sinemayı
ben hatırlamıyorum. Sonradan benim gazeteci olduğum yıllarda, sadece kadınlar
için seanslar yapıldığını işittik. Ama daha öncesinde, İstanbul'da veya
taşrada yalnız kadınların veya yalnız erkeklerin gittiği bir sinema hatırlamıyorum.
İstanbul'un bazı semtlerindeki sinemalar dışında semt sinemaları yeni
filmleri oynatamazdı. Yeni dediğimiz de en az 5-6 sene önce çekilmiş filmler.
- TY:Sinemanın
toplum hayatındaki yeri neydi?
- HD: Evet, toplum hayatımızda bir yeri vardı sinemanın. Özellikle İstanbul
da. Ama televizyon kadar değil. Alıp da evinize koyulabilir bir şey değil
ki sinema. Anadolu'ya Fitaş gibi, İpekçiler gibi müesseseler yardım ettiler.
Halkevleri kullanıldı sinemalar için. Bu bir tanıtımdır. Televizyon icat
edildiğinde, hâlâ sinemalarda hiç film seyretmemiş çok insan vardı Türkiye'de.
Acıdır ama doğrusu budur.
İstanbul'da ailelerin ve gençlerin, belli bir yaşı geçmiş veya evinden
çok uzaklara gidemeyen kadınlar ve aileler için semt sinemaları can kurtarandı,
daha çok yaz aylarında. Kısacası benim bildiğim, İstanbul'un başlıca eğlencesiydi
sinema. Yani mesireler v.s. dışında. İstanbul'da gençlerin başlıca eğlencesiydi.
Ben 47 senesinde liseyi bitirdim. 50'li yıllarda hafta sonu Beyoğlu'na
gitmek, orada bir sinemaya gitmek önemliydi. Pastaneler yoktu ama muhallebiciler
vardı, kız arkadaşınızla oturup pasta yenen çok az yer vardı. Oralarda
oturur, sonra sinemaya girilirdi. Hemen hemen tek eğlencesi buydu gençlerin.
-TY :
Gazeteci, sanatçı, halk ilişkisi nasıldı?
-HD: Onlar idollerdi. Erişilebilir kimseler değildi ve açık söyleyeyim,
ben sokaklarda, toplantılarda, Türk sinemasının yıldızlarına rastladığımı
hatırlamıyorum. Onlar, sinemada görülen hayallerdi, toplum hayatına karışmış
insanlar değii. Cahide Sonku bir yıldızdı. Ama Cahide Sonku'nun çok ilgi
görmesi perdeye akseden görüntüsünden ibaret değildir. Sosyal hayatında
da renkli bir kadındı, ilişkileri ile tavrı ile... Küstah bir kadındı…
Aşk maceraları da çok söylenirdi. Türkiye'nin o zamanki en büyük zenginlerinden
biriyle evlenmişti. Bunlarla Cahide oldu.
- TY:
Gazeteci olduğunuz dönemde sanatçılarla
iletişiminiz nasıldı?
- HD: 1950'li yıllarda radyoda çalıştım. O vesileyle tiyatrocuları; gazeteci
olduğum için de eleştirmenlerin hemen hemen hepsini tanıyordum. Sinema
mecmuası, bir iki de radyo mecmuası vardı. "Ses" ve "Perde"
daha çok sinemadan bahsederdi. Ama bu sinema mecmuaları daha çok dünya
sinemasından bahsederdi. Bu dergilerde Amerikan sinemasını, Avrupa sinemasını
iyi bilen, bizimkileri de biraz küçümseyen, magazin gazetecilerinin önde
gelenleri çalışırdı. Aynı şekilde tiyatro eleştirmenlerinin de tiyatro
oyuncuları ile fazla ilgisi olduğu, bir araya geldiği söylenemez. O eleştirmenler
kendi aralarında seyrettikleri oyunu tartışırlar, birbirlerinin yazısını
dolayısıyla etkilemiş olurlardı. Onun dışında, ahbaplık varsa bu çok nadir
hadiseydi.
- TY:
Gazeteler sinemayı destekliyor muydu?
- HD: 1960 senesinden önce olmalı, "Yeni Sabah" gazetesinde
bir ek çıkarmaya başladık. Orada sinemaya, sanata ayrılmış bir sayfa yapalım
dedik.. Çünkü ben fikir sahibiyim bu alanla ilgili, radyo sebebiyle. Orada
ben, Türkan Şoray'ın sayfa boyu resmini kullanmak istedim. Gazetenin sahibi
itiraz etti, nereden haber aldıysa! "Türkan Şoray'ın boy resmini
basıyormuşsunuz". "Evet basıyorum" dedim. "Onun reklamını
mı yapacağız?" dedi. "Ama o, sinema oyuncusu" dedim. "Bizim
üstümüze ne vazife birader, biz onun reklamını yapacağız, burası reklam
bürosu mu, burası bilmem ne katalogu mu?" Dedim ki: "Patron
çok yanılıyorsunuz, biz bunu devamlı yapıyoruz. Daha evvel bir şey söylemediniz".
"Kimin" dedi. "Brigitte Bardot'nun reklam ajansı mıyım
ki, her gün burada resmini basıyorum. Niye Türkan'ı basmıyoruz?"
"Sinemadır laf olur birader, basmayalım" dedi. Ben "basalım"
dedim. "İtiraz ediyorsanız resmi değil, beni değiştirin". Çok
gücüme gitti. Türkan Şoray'ın resmini kullanmayın, denmesi.
- TY:
Neden istemiyor?
- HD:Yani ne diyeyim, daha zorlarsanız.... "Yahu bunlar fotoğrafçılarla
falan da ilişki kuruyorlarmış, onlara alet olmayalım" dedi. Hakikat
payı var belki. Ama Türkan Şoray seviyesinde söz konusu değildi. Niye
ben her gün Bardot' nun resmini koyayım ki. Türkan'ın filmini de o güne
kadar belki hiç görmemiştim açıkçası. Hayran falan da değildim.
-TY :
Peki Türk sinemasının gelişimine baktığımızda,
günümüzde geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?
-HD : Sinemanın kültürel bir faaliyet olarak, sanat olarak yerli yerine
oturduğunu söylemek zor gibi geliyor bana. Türkiye'de sinema, sinema olarak,
sanat olarak hak ettiği itibarı görmüyor. Doğrudur, ama vaktiyle değerliydi
de bugün kaybetti dersek birçok şey öyledir ama sinema pek böyle değil.
Türkiye, sinemanın ne olduğunu doğru dürüst anlayamadı zannediyorum. Dünyada
böyle çok memleket var, onun için Polonya'dan veya İran'dan iyi bir şey
çıktığı zaman hayret ediyoruz. Amerikan sineması var, İtalyan sineması
var, işte Fransız sineması… Onların kültürleri bu. Bizde, sinemayı bir
kültür olarak geliştirenlere istisnalar olarak bakılıyor.
- TY
: Peki bu sanata nasıl sahip çıkacağız?
- HD : Bu sual önemli. Bizim toplum olarak büyük hatamız: Amerikan sinemasına
Amerikan halkı, basını nasıl sahip çıkıyorsa; Fransa buna mesela bir Brigitte
Bardot ile nasıl mukabele etmeye çalıştıysa, bizim de sinemayı, herkese
göstermekten haz duyacağımız ve büyük bir gelir kaynağı haline getireceğimiz
bir güzelliğimiz, marifetimiz olarak benimsememiz gerek. Bunu yaptığımız
söylenemez. Daha pratiğe inersek, işte kim oynuyorsa, Ayhan Işık'la, Türkan
Şoray'la sinemayı sevdirmeye gayret ettik. Tabii ki, bu çok büyük bir
unsur. Ama yapımcıların adı bile çok az anılırdı. Çok az kişi bilirdi
onların kim olduğunu. Kameraların arkasında hangi kişiliklerin, zekâların
olduğunu. Şimdi geldiğimiz noktaya sıçrayarak gelirsek; kim film çeviriyor?
Benim çok beğendiğim insanları söyleyeceğim. Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz
film çevirdiler. Yönetmenlerden Sinan Çetin; Yılmaz ve Cem gibi kendisi
ön plana oyuncu olarak ön plana çıkmasa da, gazetelere çok haber, magazincilere
çok malzeme vererek film çeviriyor.. Burası karışık! Bunlar yapımcı mı?
Ben Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz'ın yaptıklarını ve filmlerini de beğendiğim
halde, sinemayı omuzlarında taşıyabileceklerini zannetmiyorum.
- TY : Nerelerde hata yapıldı?
- HD : "Biz kısa ifadesiyle Türkiye'ye iyi muamele etmiyoruz."
Bu bir kavramdır; çocuğuna, eski deyişiyle "hüsn-ü muamele et"
derler. İyi muamele geliştirmeye yarar. Sinema da, bir çok sanat gibi,
iyi muamele etmediklerimiz arasında. Sinemayı "kötü işleten bir işletmeci"
olarak görmeye başladık. O kadar ki; sinemanın mensupları, oyuncuları,
yapımcıları, yazarları savunacaklarına bu sanattan uzaklaştılar. Bugün
"Porno filmler çevriliyordu, biz de sinemayı terketmek, şarkıcı olmak
zorunda kaldık" diyorlar. Sizin işinizdi bu! Yabancı unsurlarla bozuluyor
diye bırakırsanız, kim sahip çıkacak sinemaya? Ben sinemanın; halktan
ve onunla ilgilenenlerden, onu eleştirenlerden, desteklemesi gerekenlerden
hak ettiği muameleyi gördüğü kanaatinde değilim.
- TY:
Peki tek suçlu sinemacılar mıydı? O dönemde
televizyon girmişti hayatımıza, anarşi vardı, insanlar evlerinden çıkamıyordu.
- HD : Şimdi televizyonlarda seyredilen filmlerin yüzde biri kadarının
salonlarda seyredildiğini zannetmiyorum, belki binde birinin. Bu mücadelede
de, hiç gücü olmadı Türkiye'nin. Bu konuya Adnan Benk dikkatimi çekmişti.
Niçin porno 1960 sonunda, 70'lerde dünyada da ağır bastı? Çünkü sinema,
televizyonla bu alanda yarışabileceğini anlamıştı. Televizyon ailelere
girdiği için sansür uygulanıyordu. Ben pornoya ağırlık verirsem onlar
da seyretmeye bana gelirler. Ama bunun arkası gelmedi. Bir müddet sonra
o furya geçti, yine normal sinemaya dönüldü.
Türk sineması Amerikan sineması değil ki, televizyona bütün gücüyle karşı
durabilsin. O güçte değildi. Zaten televizyon sinemanın çok gözden düştüğü,
itibar kaybettiği, artık sinema salonlarının adresinin unutulduğu bir
tarihte geldi bastırdı. En zayıf zamanında vurdu sinemayı.
İletişim araçları da rol oynayabilir bu işte, oynuyorlar nitekim. Cem
Yılmaz'ın GORA filmine yaptırdığı reklamı parayla yapabilir misiniz, devlet
yardımıyla yapabilir misiniz? Biz sinemayı sanayileştiremedik. Peki, yine
bir sinema seyircisi var. Şimdi ben gazeteci sıfatımla bu sualleri cevaplamaya
çalışıyorum. Bizden daha sorumlu bir yer yok ki, ben devletten, eleştirmenlerden
şikayet edeyim. Biz yapıyoruz bunu istediğimiz zaman. GORA'yı reklam ettiğimiz
kadar, o çok hak etmiş insanlara da yer vermek gerekir. Yani sadece haber
olarak verdiğimizde gazetenin satışına yardımcı olacakları değil, tiyatro
sanatına hizmet edecekleri, yarın bizim gazete satışımızı dolaylı olarak
destekleyecek olanları şimdiden destekleme... Hizmet bu değil mi? Birçok
şey böyle ayağa kalkar, sahip çıkarak.
- TY
: Türk televizyonu Türk sinemasına ne kadar
hizmet ediyor?
- HD : Sinemaya daha geniş bir açıdan bakmak gerekiyor. Ben yanılıyor
olabilirim, çok iyi bildiğim ve takip edebildiğim bir şey değil, ama Amerikan
sineması ve dünya sineması, kendi televizyonlarından çok faydalanıyor,
diye biliyorum. Amerika'da bir film çıktığı zaman diyelim ki pek çok sinemada
birden oynuyor; bugün herhalde çok daha fazlası televizyonlarda gösteriliyor.
Bu büyük pazarı ekonomik olarak da değerlendirmeye başladılar. Peki Türk
televizyonu Türk sinemasına ne kadar hizmet ediyor? Kemal Sunal'ın filmlerini
reyting yapıyor diye Kemal Sunal'ı da bitirecek kadar kullanmak dışında
bir şey yaptığını söylemek zor. Yani televizyon Türk sinemasına hizmet
etmiyor gibi gelir bana.
-
- TY: Şikayetin adresi neresi?
- HD : Devlet para vermiş, şunu vermiş, bunu vermiş. Hayır. Bir festival
yapılıyor çok paralar verilerek, ama ilgi görmüyor. Şikayetin asıl adresi
orası değil. Gerçek sanatçılarımız ihmal ediliyor. İletişim araçları bunu
yapmayı bilmiyor, ilk sıkıntısı orada sinemanın. Birçok alanda da bu sıkıntı
var zannediyorum. Halbuki, şimdi teknoloji galiba tamam. Evet çok büyük
bir prodüksiyon gerçekleştiremezler Türkiye'de; Jurrasic Park gibi, Yüzüklerin
Efendisi gibi. Ama Ben zaten onları istemiyorum ki, ben "Züğürt Ağa"yı,
"Ah Belinda"yı istiyorum. Bunun ardında ben, değerlerimizi belirleyip,
onlara gereğince sahip çıkamamayı görüyorum. Yani iyi, vasıflı olanı,
nitelikli olanı sevme noktasına gelemedik. Seçme, sonradan benimseme noktasına
gelemedik, o zaman sahici değerler arada kayboluyor. Ben şuna hep çok
üzülürüm: bir "Züğürt Ağa"yı çevirmiş sinema bu, bir "Ah
Belinda"yı çevirmiş sinema. Bunlar dünya çapında filmler gibi geliyor
bana, kıymetini bilemediğimiz
- T.Y
: Hakkı Devrim bir örnekle sonuçlandırıyor
konuşmasını.
- HD:
Beethoven'ın en sevdiği şeylerden biriydi yürüyüşe çıkmak ormanlarda.
Bir akşam geç kalıyor, hava kararıyor, adres sormak için bir kulübenin
ışığına yaklaşıyor. Sahibi bir ormancıymış. Kapılarını çalıyor, onu içeri
alıyorlar. Birşey ikram edelim, bir kadeh falan, biz sizi götürürüz sabahleyin
oturun diyorlar. Sonra da, evin kızı piyanoda bir şeyler çalıyor ikram
olarak. Sokuluyor, ne çaldığına bakıyor işitemediği için. Beethoven'ın
bir parçasıdır çaldığı, çok duygulanıyor.
- Beethoven
duygulanmakta haklı. Bence önemli olan oduncunun kulübesinde bile bir
piyanonun bulunması. O zaman Beethoven'ler çıkıyor işte... Ormancı kızına
bir piyano aldıysa, Beethoven gelip orada ağlıyor. Tamam, ama başlangıç
noktası Beethoven değil.
DİĞER
RÖPORTAJLAR
|
|