HAKKI DEVRİM ..........................................."SİNEMA TÜRKİYE'DE SANAT OLAMAMIŞTIR"...

Çok değil, bundan 50 yıl önce sinema önemli bir sosyalleşme aracıydı. Konu ne zaman sinemadan açılsa günümüz sinemacıları, yazarları hatta izleyenleri eskiyi bir ah çekerek anarlar. Bu özlem kitaplara ve filmlere de yansımıştır. "Cinema Paradiso", "Piano Piano Bacaksız" ve "Karpuz Kabuğu'ndan Gemiler Yapmak", bunlardan birkaçı sadece...

Bazıları fotoğrafları ve yaşamışlıkları ile, bazıları da yazıları ile "benim sinemalarım" diye dile getirdi özlemlerini, Ara Güler gibi, Firuzan gibi.....
Peki neydi onların sinemaları? Filmler mi, o yıllar mı, sinema kültürü, belki de adabı mı?
O dönemlerde halk ve sanatçı-sinema ilişkisi nasıldı?
Gazeteci ile sanatçı mesafesi neydi?

İşte bütün bu sorulara cevap aramak için Hakkı Devrim'in kapısını çalıyorum. Onu tanımayan yoktur sanırım. 50 yıl önce başlayan meslek yaşamını bugün Radikal gazetesinde "Cihannüma" köşesindeki yazılarıyla sürdürüyor.CNN Türk'de yayınlanan "Günbegün", "Hakkıyla Sohbet" programlarıyla da sık sık gündeme gelmiş bir isim.

 
   
     
 
SÖYLEŞİ : Tülay YAVUZ
- TY: Eskiler benim sinemalarım derler, peki sizin sinemanız nasıldı?
- HD : Şöyle söyleyeyim, sene 1933 veya 34 dersek, 70 sene. Babamla annem akşam sinemaya gidiyorlar ve ben ağlıyorum, niye beni götürmüyorlar diye... Bir bahçe sineması var ve filmler o zaman 40 dakika. Herhalde insanlar 40 dakikadan fazla bir şey seyredemiyorlar. Bir terbiye meselesi; dersler nasıl 40 dakikada bitiyorsa dikkat dağılıyor diye, filmler de 40 dakikada bitiyor. Yani 2,5 saatlik film üç akşamda gösteriliyor. Abone gibi gidiyorlar filmi görmeye. Güzelce bahçede oturuyorlar, seyrediyorlar. Bu iyilik, bu fevkaladelik. Sinemaya gitmek mutat, alışılmış bir eğlence değildi. Baloya gider gibi olağanüstü bir hadiseydi.

- TY: Salonlar nasıldı?
- HD : Halk salonlarından önce bahçe sinemaları büyüdü gibi geliyor bana. "King Kong" filmini büyük bir bahçede, İzmir'de seyrettiğimizi hatırlıyorum. Anadolu kasabaları için bahçe sinemaları çok önemliydi. Kapalı bir sinema salonu olan çok az şehir vardı. Ama İstanbul'da kapalı sinemalar vardı biliyorsunuz. Hatta İstanbul'da birçok kasabada olmayan bir şey daha vardı: mahalle sinemaları. Mesela Arnavutköy'de, 1940 senesinde Çiçek Sineması vardı - şimdi bir banka- çarşamba günleri talebelere 5 kuruştu. İstanbul'un yan semtlerinde oturanlar, semtlerindeki sinemaya giderlerdi. Ben zannediyorum ki bazı semtlerdeki sinemalar; gayrimüslimlerin varlığıyla da alakalıydı. Çünkü sinemaya iki cins birlikte gider genellikle. O zaman sinema, sinema olur. Tek başına erkeklerin gittiği bir sinemayı ben hatırlamıyorum. Sonradan benim gazeteci olduğum yıllarda, sadece kadınlar için seanslar yapıldığını işittik. Ama daha öncesinde, İstanbul'da veya taşrada yalnız kadınların veya yalnız erkeklerin gittiği bir sinema hatırlamıyorum. İstanbul'un bazı semtlerindeki sinemalar dışında semt sinemaları yeni filmleri oynatamazdı. Yeni dediğimiz de en az 5-6 sene önce çekilmiş filmler.

- TY:Sinemanın toplum hayatındaki yeri neydi?
- HD: Evet, toplum hayatımızda bir yeri vardı sinemanın. Özellikle İstanbul da. Ama televizyon kadar değil. Alıp da evinize koyulabilir bir şey değil ki sinema. Anadolu'ya Fitaş gibi, İpekçiler gibi müesseseler yardım ettiler. Halkevleri kullanıldı sinemalar için. Bu bir tanıtımdır. Televizyon icat edildiğinde, hâlâ sinemalarda hiç film seyretmemiş çok insan vardı Türkiye'de. Acıdır ama doğrusu budur.
İstanbul'da ailelerin ve gençlerin, belli bir yaşı geçmiş veya evinden çok uzaklara gidemeyen kadınlar ve aileler için semt sinemaları can kurtarandı, daha çok yaz aylarında. Kısacası benim bildiğim, İstanbul'un başlıca eğlencesiydi sinema. Yani mesireler v.s. dışında. İstanbul'da gençlerin başlıca eğlencesiydi. Ben 47 senesinde liseyi bitirdim. 50'li yıllarda hafta sonu Beyoğlu'na gitmek, orada bir sinemaya gitmek önemliydi. Pastaneler yoktu ama muhallebiciler vardı, kız arkadaşınızla oturup pasta yenen çok az yer vardı. Oralarda oturur, sonra sinemaya girilirdi. Hemen hemen tek eğlencesi buydu gençlerin.

-TY : Gazeteci, sanatçı, halk ilişkisi nasıldı?
-HD: Onlar idollerdi. Erişilebilir kimseler değildi ve açık söyleyeyim, ben sokaklarda, toplantılarda, Türk sinemasının yıldızlarına rastladığımı hatırlamıyorum. Onlar, sinemada görülen hayallerdi, toplum hayatına karışmış insanlar değii. Cahide Sonku bir yıldızdı. Ama Cahide Sonku'nun çok ilgi görmesi perdeye akseden görüntüsünden ibaret değildir. Sosyal hayatında da renkli bir kadındı, ilişkileri ile tavrı ile... Küstah bir kadındı… Aşk maceraları da çok söylenirdi. Türkiye'nin o zamanki en büyük zenginlerinden biriyle evlenmişti. Bunlarla Cahide oldu.

- TY: Gazeteci olduğunuz dönemde sanatçılarla iletişiminiz nasıldı?
- HD: 1950'li yıllarda radyoda çalıştım. O vesileyle tiyatrocuları; gazeteci olduğum için de eleştirmenlerin hemen hemen hepsini tanıyordum. Sinema mecmuası, bir iki de radyo mecmuası vardı. "Ses" ve "Perde" daha çok sinemadan bahsederdi. Ama bu sinema mecmuaları daha çok dünya sinemasından bahsederdi. Bu dergilerde Amerikan sinemasını, Avrupa sinemasını iyi bilen, bizimkileri de biraz küçümseyen, magazin gazetecilerinin önde gelenleri çalışırdı. Aynı şekilde tiyatro eleştirmenlerinin de tiyatro oyuncuları ile fazla ilgisi olduğu, bir araya geldiği söylenemez. O eleştirmenler kendi aralarında seyrettikleri oyunu tartışırlar, birbirlerinin yazısını dolayısıyla etkilemiş olurlardı. Onun dışında, ahbaplık varsa bu çok nadir hadiseydi.

- TY: Gazeteler sinemayı destekliyor muydu?
- HD: 1960 senesinden önce olmalı, "Yeni Sabah" gazetesinde bir ek çıkarmaya başladık. Orada sinemaya, sanata ayrılmış bir sayfa yapalım dedik.. Çünkü ben fikir sahibiyim bu alanla ilgili, radyo sebebiyle. Orada ben, Türkan Şoray'ın sayfa boyu resmini kullanmak istedim. Gazetenin sahibi itiraz etti, nereden haber aldıysa! "Türkan Şoray'ın boy resmini basıyormuşsunuz". "Evet basıyorum" dedim. "Onun reklamını mı yapacağız?" dedi. "Ama o, sinema oyuncusu" dedim. "Bizim üstümüze ne vazife birader, biz onun reklamını yapacağız, burası reklam bürosu mu, burası bilmem ne katalogu mu?" Dedim ki: "Patron çok yanılıyorsunuz, biz bunu devamlı yapıyoruz. Daha evvel bir şey söylemediniz". "Kimin" dedi. "Brigitte Bardot'nun reklam ajansı mıyım ki, her gün burada resmini basıyorum. Niye Türkan'ı basmıyoruz?" "Sinemadır laf olur birader, basmayalım" dedi. Ben "basalım" dedim. "İtiraz ediyorsanız resmi değil, beni değiştirin". Çok gücüme gitti. Türkan Şoray'ın resmini kullanmayın, denmesi.

- TY: Neden istemiyor?
- HD:Yani ne diyeyim, daha zorlarsanız.... "Yahu bunlar fotoğrafçılarla falan da ilişki kuruyorlarmış, onlara alet olmayalım" dedi. Hakikat payı var belki. Ama Türkan Şoray seviyesinde söz konusu değildi. Niye ben her gün Bardot' nun resmini koyayım ki. Türkan'ın filmini de o güne kadar belki hiç görmemiştim açıkçası. Hayran falan da değildim.

-TY : Peki Türk sinemasının gelişimine baktığımızda, günümüzde geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?
-HD : Sinemanın kültürel bir faaliyet olarak, sanat olarak yerli yerine oturduğunu söylemek zor gibi geliyor bana. Türkiye'de sinema, sinema olarak, sanat olarak hak ettiği itibarı görmüyor. Doğrudur, ama vaktiyle değerliydi de bugün kaybetti dersek birçok şey öyledir ama sinema pek böyle değil.
Türkiye, sinemanın ne olduğunu doğru dürüst anlayamadı zannediyorum. Dünyada böyle çok memleket var, onun için Polonya'dan veya İran'dan iyi bir şey çıktığı zaman hayret ediyoruz. Amerikan sineması var, İtalyan sineması var, işte Fransız sineması… Onların kültürleri bu. Bizde, sinemayı bir kültür olarak geliştirenlere istisnalar olarak bakılıyor.

- TY : Peki bu sanata nasıl sahip çıkacağız?
- HD : Bu sual önemli. Bizim toplum olarak büyük hatamız: Amerikan sinemasına Amerikan halkı, basını nasıl sahip çıkıyorsa; Fransa buna mesela bir Brigitte Bardot ile nasıl mukabele etmeye çalıştıysa, bizim de sinemayı, herkese göstermekten haz duyacağımız ve büyük bir gelir kaynağı haline getireceğimiz bir güzelliğimiz, marifetimiz olarak benimsememiz gerek. Bunu yaptığımız söylenemez. Daha pratiğe inersek, işte kim oynuyorsa, Ayhan Işık'la, Türkan Şoray'la sinemayı sevdirmeye gayret ettik. Tabii ki, bu çok büyük bir unsur. Ama yapımcıların adı bile çok az anılırdı. Çok az kişi bilirdi onların kim olduğunu. Kameraların arkasında hangi kişiliklerin, zekâların olduğunu. Şimdi geldiğimiz noktaya sıçrayarak gelirsek; kim film çeviriyor? Benim çok beğendiğim insanları söyleyeceğim. Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz film çevirdiler. Yönetmenlerden Sinan Çetin; Yılmaz ve Cem gibi kendisi ön plana oyuncu olarak ön plana çıkmasa da, gazetelere çok haber, magazincilere çok malzeme vererek film çeviriyor.. Burası karışık! Bunlar yapımcı mı? Ben Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz'ın yaptıklarını ve filmlerini de beğendiğim halde, sinemayı omuzlarında taşıyabileceklerini zannetmiyorum.

- TY : Nerelerde hata yapıldı?
- HD : "Biz kısa ifadesiyle Türkiye'ye iyi muamele etmiyoruz." Bu bir kavramdır; çocuğuna, eski deyişiyle "hüsn-ü muamele et" derler. İyi muamele geliştirmeye yarar. Sinema da, bir çok sanat gibi, iyi muamele etmediklerimiz arasında. Sinemayı "kötü işleten bir işletmeci" olarak görmeye başladık. O kadar ki; sinemanın mensupları, oyuncuları, yapımcıları, yazarları savunacaklarına bu sanattan uzaklaştılar. Bugün "Porno filmler çevriliyordu, biz de sinemayı terketmek, şarkıcı olmak zorunda kaldık" diyorlar. Sizin işinizdi bu! Yabancı unsurlarla bozuluyor diye bırakırsanız, kim sahip çıkacak sinemaya? Ben sinemanın; halktan ve onunla ilgilenenlerden, onu eleştirenlerden, desteklemesi gerekenlerden hak ettiği muameleyi gördüğü kanaatinde değilim.

- TY: Peki tek suçlu sinemacılar mıydı? O dönemde televizyon girmişti hayatımıza, anarşi vardı, insanlar evlerinden çıkamıyordu.
- HD : Şimdi televizyonlarda seyredilen filmlerin yüzde biri kadarının salonlarda seyredildiğini zannetmiyorum, belki binde birinin. Bu mücadelede de, hiç gücü olmadı Türkiye'nin. Bu konuya Adnan Benk dikkatimi çekmişti. Niçin porno 1960 sonunda, 70'lerde dünyada da ağır bastı? Çünkü sinema, televizyonla bu alanda yarışabileceğini anlamıştı. Televizyon ailelere girdiği için sansür uygulanıyordu. Ben pornoya ağırlık verirsem onlar da seyretmeye bana gelirler. Ama bunun arkası gelmedi. Bir müddet sonra o furya geçti, yine normal sinemaya dönüldü.
Türk sineması Amerikan sineması değil ki, televizyona bütün gücüyle karşı durabilsin. O güçte değildi. Zaten televizyon sinemanın çok gözden düştüğü, itibar kaybettiği, artık sinema salonlarının adresinin unutulduğu bir tarihte geldi bastırdı. En zayıf zamanında vurdu sinemayı.
İletişim araçları da rol oynayabilir bu işte, oynuyorlar nitekim. Cem Yılmaz'ın GORA filmine yaptırdığı reklamı parayla yapabilir misiniz, devlet yardımıyla yapabilir misiniz? Biz sinemayı sanayileştiremedik. Peki, yine bir sinema seyircisi var. Şimdi ben gazeteci sıfatımla bu sualleri cevaplamaya çalışıyorum. Bizden daha sorumlu bir yer yok ki, ben devletten, eleştirmenlerden şikayet edeyim. Biz yapıyoruz bunu istediğimiz zaman. GORA'yı reklam ettiğimiz kadar, o çok hak etmiş insanlara da yer vermek gerekir. Yani sadece haber olarak verdiğimizde gazetenin satışına yardımcı olacakları değil, tiyatro sanatına hizmet edecekleri, yarın bizim gazete satışımızı dolaylı olarak destekleyecek olanları şimdiden destekleme... Hizmet bu değil mi? Birçok şey böyle ayağa kalkar, sahip çıkarak.

- TY : Türk televizyonu Türk sinemasına ne kadar hizmet ediyor?
- HD : Sinemaya daha geniş bir açıdan bakmak gerekiyor. Ben yanılıyor olabilirim, çok iyi bildiğim ve takip edebildiğim bir şey değil, ama Amerikan sineması ve dünya sineması, kendi televizyonlarından çok faydalanıyor, diye biliyorum. Amerika'da bir film çıktığı zaman diyelim ki pek çok sinemada birden oynuyor; bugün herhalde çok daha fazlası televizyonlarda gösteriliyor. Bu büyük pazarı ekonomik olarak da değerlendirmeye başladılar. Peki Türk televizyonu Türk sinemasına ne kadar hizmet ediyor? Kemal Sunal'ın filmlerini reyting yapıyor diye Kemal Sunal'ı da bitirecek kadar kullanmak dışında bir şey yaptığını söylemek zor. Yani televizyon Türk sinemasına hizmet etmiyor gibi gelir bana.
-
- TY: Şikayetin adresi neresi?
- HD : Devlet para vermiş, şunu vermiş, bunu vermiş. Hayır. Bir festival yapılıyor çok paralar verilerek, ama ilgi görmüyor. Şikayetin asıl adresi orası değil. Gerçek sanatçılarımız ihmal ediliyor. İletişim araçları bunu yapmayı bilmiyor, ilk sıkıntısı orada sinemanın. Birçok alanda da bu sıkıntı var zannediyorum. Halbuki, şimdi teknoloji galiba tamam. Evet çok büyük bir prodüksiyon gerçekleştiremezler Türkiye'de; Jurrasic Park gibi, Yüzüklerin Efendisi gibi. Ama Ben zaten onları istemiyorum ki, ben "Züğürt Ağa"yı, "Ah Belinda"yı istiyorum. Bunun ardında ben, değerlerimizi belirleyip, onlara gereğince sahip çıkamamayı görüyorum. Yani iyi, vasıflı olanı, nitelikli olanı sevme noktasına gelemedik. Seçme, sonradan benimseme noktasına gelemedik, o zaman sahici değerler arada kayboluyor. Ben şuna hep çok üzülürüm: bir "Züğürt Ağa"yı çevirmiş sinema bu, bir "Ah Belinda"yı çevirmiş sinema. Bunlar dünya çapında filmler gibi geliyor bana, kıymetini bilemediğimiz

- T.Y : Hakkı Devrim bir örnekle sonuçlandırıyor konuşmasını.

- HD: Beethoven'ın en sevdiği şeylerden biriydi yürüyüşe çıkmak ormanlarda. Bir akşam geç kalıyor, hava kararıyor, adres sormak için bir kulübenin ışığına yaklaşıyor. Sahibi bir ormancıymış. Kapılarını çalıyor, onu içeri alıyorlar. Birşey ikram edelim, bir kadeh falan, biz sizi götürürüz sabahleyin oturun diyorlar. Sonra da, evin kızı piyanoda bir şeyler çalıyor ikram olarak. Sokuluyor, ne çaldığına bakıyor işitemediği için. Beethoven'ın bir parçasıdır çaldığı, çok duygulanıyor.

- Beethoven duygulanmakta haklı. Bence önemli olan oduncunun kulübesinde bile bir piyanonun bulunması. O zaman Beethoven'ler çıkıyor işte... Ormancı kızına bir piyano aldıysa, Beethoven gelip orada ağlıyor. Tamam, ama başlangıç noktası Beethoven değil.

DİĞER RÖPORTAJLAR

 
 
"ARAYA PARÇA GİREN YILLAR"
 
 
"TÜRK SİNEMASI'NIN PARLAK BİR DÖNEMDE OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM !"
 
 
"ÇOK SÖMÜRÜLDÜM" - DOSYA -
 
 
"KONSERVATUVAR EĞİTİMİNİ SİSTEM OLARAK YANLIŞ VE SAKAT BULUYORUM"