..................................................
"TÜRK SİNEMASI'NIN PARLAK BİR DÖNEMDE OLDUĞUNU DÜŞÜN
MÜYORUM !"
 

ŞEVKET ÇORUH..............................
Bizler onu Banu Alkan ile oynadığı "ixir"reklamındaki çok konuşulan kokoreççi rolü ile tanıdık. "Çiçek Taksi", "Yılan Hikayesi", "Sultan Makamı", "Affet Bizi Hocam" ile devam eden televizyon serüveni şimdilerde "Savcının Karısı" adlı dizide devam ediyor. Her ne kadar televizyon onu geniş kitlelerle tanıştırdıysa da başarıları bununla sınırlı değil. "İnşaat" filmi ile "İstanbul Film Festivali" En İyi Erkek Oyuncu, "Sinema Yazarları Derneği" En İyi Erkek Oyuncu, "Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği" En iyi Erkek Oyuncu ödüllerinin de sahibi. "Mucizeler Komedisi" müzikalinde şeytan rolü performansı ile tiyatro çevrelerinden ve izleyiciden tam not aldı. "Eğreti Gelin" deki başarılı yorumuyla ise seyirciyi kötülük nerede biter, iyilik nerde başlar sorusuyla başbaşa bıraktı.

 
     
     
 
SÖYLEŞİ : Tülay YAVUZ

Son dönemde Türk sinemasında bir canlanma var. Bu canlanma birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz ?

-Şu anda Türk sinemasının çok parlak bir dönemde olduğunu düşünmüyorum. Ancak yeni filmlerin çekilmesi, bizi yönetmenlerle tanıştırdı. Onların yaptıklarını, ceplerinde biriktirdiklerini, düşüncelerini, hayallerini, senaryolarını görmemizi sağlayan bir dönem olmaya başladı. Bu çok önemli bir dönem. Gişeye yönelik ya da kendi dillerini alternatif olarak sunmaları da. Evet, film yapılmaya başlandı ama şu an için o kıvılcımın devam etmesi ve tutuşmaya başlaması gerekiyor. Bence; yükselen bir eğriyi düşürmemek, daha da yukarı çıkarmak lazım. Ne kadar çok film çekilir ise o kadar farklı şeyler denenecek. Hepsinden önemlisi, yaratıcılığın, yani yapılmamışı yapma duygusunun verdiği güçle, inanın Türk sinemasının daha da ileri işler yapacağını düşünüyorum. Tabii ki son beş senedir birkaç filmin inanılmaz ödüller alması; mesela "Uzak" filminin ödülleri, Türk sinemasının biraz daha kendine güvenini sağlamasına neden oldu. Gerçekten de genç insanların yönetmenlik anlamında, senaryo anlamında gelişmesi ve bunların sinemada birebir karşılığını alması çok önemli.

"İnşaat" filmi beraberinde bir çok ödülü de beraberinde getirdi. Sanatsal açıdan hak ettiği değeri buldu belki, ama sinemanın hareketlendiği bu dönemde vizyona girseydi, daha fazla seyirciye ulaşması açısından şansı ne olurdu?

- Evet çok talihsiz bir zamanda vizyona girmek zorunda kaldı. Türkiye'de gerçekten anarşinin, terörün çok fazla sokağa indiği bir dönemdi. Bu dönemde geri çekilebilirdi ama geri çekilmedi, vizyona girdi. Ancak bunun talihsiz bir dönemde ortaya çıkması, filmin iyi yada kötü yada başka bir değerlendirmeye sokulmasını gerektirmiyor. Mesele şudur: bir filme 100 bin kişi de gelebilir, 4 milyon kişi de gidebilir. Önemli olan 100 bin seyircinin içinde, o filmden mutlu ayrılan seyircinin yüzdesinin yüksek olmasıdır. Yani 100 bin kişinin seyrettiği bir filmden, %80'i memnun ayrılmışsa; işte başarı oradadır. Zaten onu yukarıya çekmek önemlidir. Çok başarılı bulunan, çok iyi tepkiler alan, benim de sinemayla gerçekten tanışmama sebep olan bir film oldu. Film belki ekonomik anlamda değil ama, bir çok anlamda karşılığını aldı.












Daha fazla seyirciye ulaşması önemli değil mi?

-Benim için çok memnunluk verici, gurur verici bir işti. Şimdi girseydi ne olurdu, bunu hiç bilemeyiz. İyi saptanabilecek noktada olan bir şey değil bu. İyi bir film mi? Bence, iyi bir film. Bunu da seyirciden aldığımız tepkilerden dolayı söylüyorum. Bu dönemde vizyona girseydi belki de gişede önemli bir şey olmazdı ama, insanlar karşılaştırmaya yönelecekleri için belki tercih edecekleri bir film olacaktı.

**********

Sizce "Eğreti Gelin" filminin Türk sinemasında nasıl bir yeri olacak?

- Türk sineması için Atıf Yılmaz'ın çektiği bütün filmler çok önemlidir. Bu da onlardan bir tanesidir. Ama geçen senelerde göreceğiz ki bu kadar filmin içinde Atıf Yılmaz'ın filmini nereye koydukları önemlidir. Şimdi şu anda izliyoruz ve akıp giden bir zaman var. Ama erimeyen, yerini her zaman tutan filmlerden bir tanesi ise bu "Eğreti Gelin", ki ben bunun yüzdesinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum, Türk sinemasında yerini alacaktır. Genç sinemacıların yaptıkları ile Atıf Yılmaz'ın yaptığının karşılaştırmasını yapmayacağım. Onlar onların filmleridir, öyle bakıyorlardır, onu yapmışlardır. Bunun cevabını tarih ve zaman verecektir. Biz "Ah Güzel İstanbul" u izledik, Ayla Algan, Sadri Alışık'tan. O filmin yeri vardır, sabittir, ayakları basan bir yerdedir. "Eğreti Gelin"in de böyle bir film olacağına inanıyorum. Hem oyuncuları hem yönetmeni için, çok önemli bir film olacağını düşünüyorum.

Bu film Atıf Yılmaz'ın diğer filmlerinden biraz farklı bir yerde duruyor gibi...

-"Eğreti Gelin"e Atıf Yılmaz'ın sinema geleneğinin neresinde diye bakarsak, bence Atıf Yılmaz'ın 20.yy da başlayan sinema serüveni 21.yy da da devam ediyor. Bu, bunu gösteren bir film. Belki de diğer filmlerinden bir çok şekilde ayrı tutulabilecek bir yeri var. Çünkü çok başka. Gençlerin de ilgisini çekebileceğini ve konu itibarı ile de farklı bir yanı olduğunu düşünüyorum. Benim dahi bilmediğim eğreti gelin müessesinin ortaya çıkması, buradan başlayan bir aşk hikayesi. Böyle bir senaryoyla seyircinin karşısına çıkmasının da Atıf Yılmaz'ın sinegrafisinde önemli bir yer alacağını düşünüyorum.

Senaryoyu okuduğunuzda Hasan karakteri için neler düşündünüz. Rolünüze nasıl hazırlandınız?

- Hasan karakteri orada çok yan bir figürdü aslında. Yani çok yan ve hürriyeti çok eksik. Eksik demeyeyim ama, yalnızca o kurgunun içinde o öylece duruyor. Yalnızca bir tehditten ibaret. Senaryoyu okuduğumda düşüncelerimi Atıf Hoca ile paylaştım. Gerçekten iyi niyetli, kompleksiz, çok güzel bir insan, bunu kesinlikle söyleyebilirim. Bu kadar oturup düşünmesine rağmen, üç sene üzerinde titizlikle çalışmasına rağmen, biz genç insanların söylediği sözleri çok ciddiye aldı. Bu çok önemli bir şeydir. Bir yönetmen olarak karşılıklı oyuncu -yönetmen alışverişini, senaryo düzenini iyi sağlayan bir yönetmen. Biz onun yanında daha süt dökmüş kedi gibi olmamıza rağmen, bizim düşüncelerimize de saygı gösterebilen bir yönetmen. Bence içindeki güzellik yüzüne de yansıyor. "Evet" dedi ve bunu anladı. Evet, bir kahramanlık olacak ise, bence öldürmemesi bir kahramanlık. Öldürse idi Hasan kahraman olmayacaktı. Evet, sevgi sevgi ve yine sevgi kazandı. Onların sevgisi de kazandı, Hasanın ki de kazandı. Çünkü ne olursa olsun gururlu, ahlaklı Anadolu erkekleri de böyle bir çizgiye gelebilir. Yani sevdiği için bunu da yapabilir. Alışılagelmişin dışında olduğu için de etkileyicidir.

Film boyunca çizilen Hasan karakteri finalde çizilen Hasan'la örtüştü mü? Şevket Çoruh bu durumda kalsaydı nasıl davranırdı?

-Açıkçası ben senaryoyu okuduğumda, evet bir Türk erkeği olarak, orada tabancasını çekip öldürebilir diye düşündüm. Ama hiç kimse, hiç kimseyi zorla kendine aşık edemez. Zorla bunun içine sokup, orada sahiplenme duygusunun o dayanılmaz şiddetinden uzak tutamaz. Ama sevdiğiniz insan başkasını tercih etmiş ise ve onu gerçekten seviyorsanız, yapacağınız fazla bir şey yoktur. Şimdi, filmde şöyle bir durum var, filmin böyle bitmesini ben önerdim. Atıf Hoca'ya dedim ki, bu böyle olmasın, şöyle olsun. Çünkü filmin başından beri seyircinin sevdiği iki karakter bunlar, finalinde ölmesi ancak bir burukluk bırakacak. Ama mutlu sonla bitmesi, bence çok daha farklı bir haz bıraktı. Çünkü akıp giden zamanın içinde olayların bütününden bahseden bir hikaye olacaktı ama bitirilmiş bir şey olmayacaktı. Bence Atıf Yılmaz'ın benim düşünceme saygı duyup böyle yapması çok hoş oldu. Ve seyircinin de çok etkilendiğini düşünüyorum. Bir tartışmaya da soktu. Acaba vurur muydu, vurmaz mıydı? Bir kere yapmış bunu ama bir daha denemenin bir anlamı olmadığını da görebilir. Çünkü hayatta kaybedeceği çok şey var. Ailesi var, ailesine bakacak kimse yok.

Filmin finali Hasan karakteri üzerine odaklanmıştı. Yapacağınız her hareket, her mimik finalin başarısı için önemliydi . Diğer bütün oyuncular bir anda geri planda kaldılar. Teknik olarak fazla bir destek yoktu. Bu sorumluluğu hissettiniz mi?

- Tabii hissettim. Aslında çok ağır geldi bana. Yardım edecek hiçbir şey yoktu. Yani birebir ben ve kamera vardı. Orada çok iyi bir şey yapmak zorundaydım. Ve fazla da bir alternatifimiz yoktu. Hava gidiyor… O gerginlikte oldu o iş. Hatta ben çok düşünceli idim. Filmi galada seyrettim. Yani, bazı şeyler tesadüf olunca da gerçekten hoş olabiliyor. Bence hoş oluyor. Gerçekten de bazı eksik planların olmasına rağmen, birkaç plan daha çekilip, daha yoğun bir hale getirilebilirdi. Seyirci daha doyurulabilirdi. O bakışlarla... Ama sinema bu dünyanın en keyifli işi, o kadar da gergin bakmamak gerekiyor. Böyle de gayet şık.

"Eğreti Gelin" tartışmaları film çekimlerini olumsuz yönde etkiledi mi?

Niye etkilensin? Kastamonu tarihi açıdan baki kalmış bir bölge olduğu için Kastamonu'da çekildi. Tek sebebi o. Başka bir yer olsaydı, Denizli'de olsaydı, orada çekilirdi. Orada öyle tarihi bir doku yok ama Kastamonu'da var. Dönem çeken bir sinemacının da tercih edeceği bir yer orası. Tabii ki şartları çok zor bir filmdi. Finali daha iyi çekilebilirdi. Bunları Atıf Hoca'da söylüyor. O söylediği için ben de söylüyorum. Bence bitmiş bir iş. Mutlaka daha iyi olabilecek durumları vardır. Ama bu hali ile bile bence çok düzgün, ne dediğini, ne istediğini, ne anlatmak istediğini iyi bilen bir film. Tekrar söylüyorum Atıf Hoca'nın ellerine sağlık.

Genç bir oyuncu olarak Atıf Yılmaz ile çalışmak nasıldı?

- Yönetmenin tavrı filmin nasıl olacağını belirler. Atıf Yılmaz gerçekten sinirleri alınmış, hiçbir şeye sinirlenmeyen, neyi nasıl yapacağını çok iyi bilen bir yönetmen. Kamerayı nasıl koyacağından, hangi açıdan, hangi ışığa, hangi havaya göre çekeceğini bile, sete geldiğinde, hatta setten önce çalışıp bilen bir insan. Ve o yüzden yumuşacık, çok rahat, herkesin huzurla çalıştığı bir setti. Elbette ki, Türkiye'de film çekmenin zorlukları oldu. Ekonomik olarak zorluklar da oldu. Ama bütün bunlara rağmen hiçbir zaman sinemaya saygısını kaybetmeden, gayet onurlu işini yaptı. Başta da dediğim gibi yönetmenin tavrı, filmin nasıl çekileceğini, çekilirken olan atmosferi belirliyor. Çok keyifli çalıştık.

Sizi hep farklı karakterleri canlandırırken izledik. Çok kolay renk değiştirebiliyorsunuz.....

-Açıkçası, Türk sinemasından gördüğüm, bazılarını reddettiğim, bazılarını da sevdiğim oyuncular var. Sadri Alışık'larla, Münir Özkul'larla büyümüş, onların sinema anlayışını beğenmiş, Ertem Eğilmez'in filmleri ile gençliğini geçirmiş biriyim. Ben Türk sinemasından çıkan, bu toprakların insanlarını iyi tanıyan bir oyuncuyum. Şunu çok iyi biliyorum ki renkli topraklarda yaşıyoruz. Çok güzel bir yelpazemiz ve renklerimiz var. Bu renkleri üzerinde taşıyabilen, bunu becerebilen bir oyuncu olmaya çalışıyorum. Yaptığım her işte başka bir tat arıyorum. O karakterin içinde benim tekrar üretebildiğim, yani yalnızca senaryonun içinde değil, dışında da bir şeyler söyleyebilen, doğal , samimi oyunculuk yapmaya çalışıyorum. Biz bir çıraklık dönemindeyiz, genç oyuncular olarak. Yavaş yavaş herhalde ustalarımızdan aldığımız bayrakları bir yerlere taşıyabileceğiz.

Oyuncu olmak Türkiye'de olduğu kadar diğer ülkelerde de zor. Hatta daha zor olduğu durumlar var. İngiltere de ufak bir rol için binlerce kişi başvurabiliyor.....

- Ben bu sözlerinize katılmıyorum. İngiltere'de çok salon var ve sürekli yenileri açılıyor. Türkiye'de ise salon sayısı çok az ve sürekli kapanıyor. Konservatuardan mezun olan ve gerçekten cebinde beş kuruş para bulunmayan, bu işi idealleri uğruna devam ettirmeye çalışan o kadar çok kişi var ki. Türkiye'de oyuncu olmak çok zor. Türkiye'de <bir şeylere rağmen> oyuncu oluyorsunuz. İlk önce annene babana karşı oyuncu oluyorsun. Sonra da sana karşı gelen insanlara karşı durarak oyuncu olmaya çalışıyorsun. İstediklerini yapmaya çalışarak, finans bulmaya çalışarak vs.. Kültür Bakanlığı'na rağmen oyuncu oluyorsun. Devlete rağmen oluyorsun bazen. Türkiye'de oyuncu olmak hiç kolay değildir. Hollywood'a gidip star olabilmek çok başka bir şey. Bir endüstri, büyük bir endüstri… Ve onlar belirledikleri bir şablon üzerine bir tekel üzerine gidiyorlar. Hangi sinema karşı çıkabilmiş ki, Amerikan sinemasının o büyüklüğüne, o endüstrisine? Hiçbir şeyde çıkamadığımız gibi zaten.

Son bir yıldır sizi genellikle kötü karakteri canlandırırken izliyoruz....

- Valla ben şimdiye kadar hiç kötü adamı oynamamıştım. Ama oynamak istiyordum. Ben bunu söyleyince, tamam oyna dediler. Bu sene bunu kapatıyorum. Birdenbire üstüste geldi.


************
"Anlat İstanbul" filminde de rol aldınız. Bizi nasıl bir karakter bekliyor?

- "Anlat İstanbul " filminde de kötü bir karakteri oynuyorum, çok başka bir adam oldu. Çok da hoşlandım. Genç bir yönetmen, Selim'le çalıştık. Çok keyifli çok heyecan vericiydi. Oyuncuların hepsi çok başarılı idi. Yelda Reynaud, Güven Kıraç.. Onlarla bir filmde oynamak güzeldi. Anlaştığımız, paylaşabileceğimiz insanlardı. "Anlat İstanbul"un çok enteresan bir film olacağını düşünüyorum. Ben oynarken çok keyif aldım. Heyecanlandım. Seyircinin karşısına çıktığında da aynı tepkiyi alacağını düşünüyorum..

Son yıllardaki yükselen grafiğinizi neye bağlıyorsunuz?

- İşimizi iyi yapmaya çalışıyoruz. Onun dışında da başka çabalarım yok açıkçası. Sadece işimi iyi yapmak. Tabi film çekmenin çok zor olduğunu düşünüyorum. Her sete gittiğimde, yılda 1-2 tane film çekilen ülkede bir tanesinde bile rol almanın çok önemli bir şey olduğunu unutmuyorum. İşimi iyi yapmaya çaba gösteriyorum. Zaten başka nasıl çaba gösterilir bilmiyorum. Gösteren arkadaşlara da sadece şunu söylüyorum. Sadece işlerini yapsınlar. Sizi sevgileriyle biryerlere getireceklerdir. Bunun dışında da başka çabalar yanlış yerlere götürüyor.



DİĞER RÖPORTAJLAR:

 
  "TÜRKİYE'DE SİNEMA SANAT OLAMAMIŞTIR"  
  "KONSERVATUVAR EĞİTİMİNİ YANLIŞ VE SAKAT BULUYORUM"  
  "ÇOK SÖMÜRÜLDÜM" - DOSYA -  
 



"ARAYA PARÇA GİREN YILLAR"